ŞEHİDE VEDA
Niyesiz sevdi onu. Nasıl oldu, neden oldu bilmeden. Bilmek de istemeden… Gördü onu, baktı gözlerine. Sonrası geldiğinden geldi. Âşık oldular. Henüz 20 yaşındaydı.
Adına evlilik diyorlardı ama onlar için bir ömür boyu birlikte olmak, birlikte savaşmak ve birlikte yaşlanmaktan başka bir şey değildi.
Erken dediler, gez dolaş dediler, daha önüne neler çıkar dediler. Asker yolu beklemek zordur dediler. Dinlemedi kimseyi, kalbinden başka… Henüz 22 yaşındayken evlendi onunla. Eşi uzman çavuş idi. Doğuda görevliydi. Ağrı’da… Şartlar çetin, etraf tehlikeliydi. Vedalaşıp ayrıldılar. “İşleri yoluna koyunca sen de gelirsin” dedi eşi. Soğuk bir otogar sabahından ruhunun diğer yanını uğurladı. Onu son görüşü olduğunu bilmeden… Henüz iki aydır evliydiler.

Kırsalda çıkan bir çatışmada şehit düştü kocası. Bütün hayalleri, umutları, her şey yarım kaldı.
Bir sabah, askeri araçları gördü kapsının önünde. Kalbine o anda ateş düşmüştü çoktan. Yanıp kül ediyordu etini. Öldükçe diriliyor. Dirildikçe yeniden ölüyordu. Şehit haberini aldı, yığılıp kaldı yorgun bedeni… Ağladı… Ağladı… Yağmurla yarışırcasına ağladı.
Küçük bir haberi yapıldı şehidin seçkin bir televizyon kanalında. Sonra cansız bedenini toprağa gömdüler. Aslında durum şuydu. İkisi de ölmüştü ama eşini gömdüler.
Taziyeler, baş sağlığı mesajları, çiçekler… Sonra herkes işine gücüne baktı. Tek başına kalmıştı, bu ıssız dünyada. Dedim ya henüz 22 yaşındaydı. Aşkı bütünüyle tatmadan, tadamadan, yas tutmayı öğreniyordu. Ne acıklı bir son…
Bir gece uzun uzun baktı onun fotoğrafına. Böyle geride, hiçbir şey yapmadan duramazdı. Madem vatan uğruna savaşmak gerekiyordu. Madem başka yolu yoktu. Madem kader böyle demişti. Kaderden kaçmanın da bir manası yoktu. Gönüllü köy koruyucusu olmak için başvuruda bulundu. Kabul edildi. Doğuya Ağrıya gitti. Kocasının şehit edildiği yere… Orada bir buçuk yıl görev aldı. Kim ne yiyorsa onu yedi. Kim nereye gidiyorsa oraya gitti. Ne sızlandı ne durdu. Ne ağladı ne de güldü. Sadece vatan için görevini yaptı. Dağlık arazide, üzüm bağlarının önünden geçerken, her defasında kocasını görüyordu. (Doğuda üzüm bağları genelde yerde olur. Ve dağlık alanların birçok yerinde kendiliğinden oluşur.)
Kocası onu gülümsüyordu. O gülümsedikçe; ruhuna cennet kokulu bir esinti doluyordu. Oradan uzaklaştıkça koku kayboluyordu.
Bir buçuk yılın ardından yurduna Konya’ya döndü. Tek kişilik kocaman bir aile kurdu kendine. Hatırlar aklının gergefinde dolanıp duruyordu.
O vatandan, vatan da ondan razıydı artık…
Şehit eşi Tuba Gücüyetmez’in gerçek öyküsüdür.
