Kalbimiz Bizi Değil, Beynimizi Dinliyor
İnsanlık tarihi boyunca kalp, duyguların tahtı olarak kabul edildi. Aşkın merkezi, cesaretin kaynağı, sezgilerin pusulası… Şiirler kalpten yazıldı, şarkılar kalbe ithaf edildi, ihanet “kalp kırmak” olarak adlandırıldı. Birine güvenince “kalbimi sana emanet ediyorum” dedik. Oysa bilim, bu romantik anlatının ardında çok daha farklı bir gerçeği fısıldıyor: Kalp hissetmez, kalp düşünmez, kalp karar vermez. Kalp, beyni dinler.
Kalp güçlüdür, yorulmaz, durmadan çalışır. Ama akıllı değildir. Ne zaman hızlanacağını, ne zaman yavaşlayacağını, hangi anda göğsümüze sığmayacak kadar çarpacağını ona beyin söyler. Tehlike anında kalbin göğsü parçalayan ritmi, aslında beynin “kaç ya da savaş” komutudur. Aşık olduğumuzda içimizi ısıtan çarpıntı, beynin kimya laboratuvarında salgılanan hormonların sonucudur. Üzüldüğümüzde göğsümüze oturan ağırlık, beynin bedeni alarma geçirmesidir.
Yani kalbin dili yoktur; yalnızca beyne ait bir tercümandır.
İnsan çoğu zaman kararlarını kalbine dayandırdığını söyler. “Kalbim böyle istedi”, “Kalbim bu yola gitti”, “Kalbim ona kaydı”… Oysa bu cümlelerin ardında, geçmiş deneyimler, çocukluk anıları, bastırılmış korkular, özlemler ve beklentilerle dolu bir beyin vardır. Beyin, saniyenin çok küçük bir diliminde binlerce ihtimali tartar, tehlikeyi ölçer, ödülü hesaplar ve sonucu kalbin ritmine yansıtır.
Kalp hızlanırsa “heyecan”, yavaşlarsa “huzur”, düzensizleşirse “kaygı” deriz. Ama bunların hepsi yorumdur; kaynağı beyindir.
İşte bu yüzden bazı aşklar mantıksızdır, bazı bağlanmalar acı vericidir, bazı ayrılıklar ölüm kadar yakıcıdır. Beyin, duyguları sadece bugünün şartlarıyla değil, geçmişin izleriyle de üretir. Çocukken eksik kalan bir sevgi, yetişkinlikte kalp diye adlandırdığımız boşluğu büyütür. Beyin bu boşluğu dolduracak tanıdık bir his arar ve onu bulduğunda kalbi hızlandırır. Biz de “kalbim onu seçti” deriz.
Aslında beyin, tanıdık yaraya doğru yönelmiştir
Akıl ve kalp çatışması dediğimiz şey bir yanılsamadır. Akıl da beyindir, duygu da. Sadece farklı devreler, farklı kimyasallar, farklı hızlarda çalışır. Mantık hesap yapar, duygu anlam yükler. Mantık sorar: “Bu doğru mu?” Duygu fısıldar: “Bu tanıdık mı, güvenli mi, sıcak mı?” İkisi de hayatta kalmak içindir; biri geleceği, diğeri geçmişi korur.
Kalp dediğimiz şey, bu iki sesin beden üzerindeki yankısıdır.
Belki de asıl mesele kalbi mi, aklı mı dinlemeli tartışması değildir. Asıl mesele, beynimizin hangi katmanının direksiyonda olduğudur. Korkuyla karar veren mi? Alışkanlıklarla yönlenen mi? Travmalarla şekillenen mi? Yoksa öğrenmiş, olgunlaşmış, sınır koyabilen, bekleyebilen taraf mı?
Çünkü beyin de tıpkı kalp gibi tek sesli değildir. İçinde çocuk vardır, yetişkin vardır, yaralı taraf vardır, bilge taraf vardır. Kalp çarptığında hangisinin konuştuğunu anlamak, gerçek farkındalıktır.
Sonuçta kalp durursa hayat biter. Ama yönü beyin belirler. Kime bağlanacağımızı, neden korkacağımızı, neye umut bağlayacağımızı, nerede vazgeçeceğimizi… Hepsi beynin derin koridorlarında şekillenir, sonra kalbin ritmiyle bize hissettirilir.
Belki de bu yüzden en doğru cümle şudur:
Kalbimizi dinlediğimizi sanırız…
Oysa aslında beynimizin bize anlattığı hikâyeye inanırız.