Konya
Açık
16°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
46,2826 %0.01
53,7318 %0.27
6.389,92 % 1,80

ÇİLLİ YANAKLAR

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Kısacık ömrünü, babasının gölgesi altında yaşayarak geçirdi. Tabi, buna yaşamak denirse… Babası alkolik, işsiz, karısının temizlikçilikten getirdiği parayla ayakta duran, vasıfsız, kişiliksiz birisiydi. “Vasıfsız” kelimesi burada tam anlamıyla kelimenin karşılığıdır. Hiçbir kelime bir insana bu kadar yakışamazdı zaten. 

Henüz on yedisinde, gençliğinin baharında. (Burada gençliğinin baharı deyişimin nedeni tamamen genç olduğunu vurgulamak içindir. Yoksa bahar filan ona çok uzaktı.) Hayatı, hep karanlık ve soğuktu, öyle de geçip gitti. 

Karısıyla tartışmalarının bilmem kaçıncı bininde, o gece bir daha telafisi olmayan bir şey oldu. Cinnet getiren baba, karısının boğazını sıkıp öldürmek istedi. Gece geç vakitlere kadar şehrin karanlık ışıklarında yalnız yürüyen Mehmet’se, eve geldiğinde can yakıcı manzarayla karşılaştı. Son bir hamleyle annesini, babasının elinden kurtarmak istedi. Başaramadı. Annesi çoktan göçüp gitmişti bu cennet başlı cehennemden… 

Hiç konuşmadan bakıştılar babasıyla dakikalarca. Bir müddet sonra babası koltuğuna oturup, yarım kalan şarabından da bir yudum aldıktan sonra oğluna;

“Eğer adam gibi durmazsan, senin sonun da bu olur” dedi.

Yeniden içmeye devam etti. Uzun uzun annesine baktı Mehmet. O kadar güzeldi ki annesi. Eğilip çili yanaklarından son kez öptü. Güzeller güzeli annesi, babasının ısrarla “bununla evleneceksin” baskısının bedelini canıyla ödemişti. Otuz iki yıllık ömrünü, birilerinin kararlarını uygulayarak geçirmişti. Özgürlük onun için çok uzak bir ülkenin, uzak bir köyü gibiydi. Var olduğunu bildiğin ama gitmenin mümkün olmadığı. 

Hiç konuşmadan mutfağa gitti Mehmet. Bulaşıkların içinden en büyük bıçağı seçip yeniden odaya geldi. Babasına kısa bir süre bakıp, yine hiç konuşmadan yanına kadar sokuldu. Ve defalarca bıçağı, babasının taşlaşmış etine değdirdi. Ölü bedenine tükürüp, annesinin yanına sokuldu. Cansız bedeninin yanında, onunla son kez uykuya daldı. 

Sabah gün ağrıdığında gerçekler gün yüzüne çıkmıştı. Işık böyle bir şeydi. Işığın olduğu yerde, hiçbir şey saklı kalamazdı. Polisler gelip Mehmet’i karakola götürdüler. Yargılandı ve müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Onun için başka bir gün doğuyordu. Artık ne annesi vardı ne de kendisi…

Bir anlamı yoktu Mehmet için artık hayatın. Ölmek de kalmak da, yaşamak da hepsi birdi. Böylesi bir anlamsızlığa girince insan ruhu için, korkusuz olmak kaçınılmaz oluyordu sanırım. Mehmet için de böyle oldu. Korkmuyordu hiçbir şeyden. Karanlıktan, insandan, ölümden… 

Önce yirmi kişilik büyükçe bir koğuşa verdiler onu. Cinayetten girdiği ve hiç konuşmadığı için mahkûmlar istemsiz çekiniyorlardı ondan. O nedendir ki pek ilişmiyorlardı ona. O da kendi halinde sessizce oturuyor, sürekli bir şeyler düşünüp duruyordu. Kimse bilmiyordu ne düşündüğünü, neyin hayalini kurduğunu, ya da bir hayali olup olmadığını. Bana kalırsa sessizce ölümün onu bulup, yanına gelmesini ve annesinin yanına götürmesini bekliyordu.

Günlerden bir gün, içtiği çayın parasını vermediği için koğuş ağasının adamları, hırsızlıktan içeri girmiş birisini fena şekilde dövdüler. Ee hapishane bile olsa, oranın da bir düzeni vardı. Mehmet gözünü kırpmadan, öylece durup boşluğa bakmaya devam etti.  Olaya hiç karışmadı. Bunu fırsat bilen koğuş ağası, pısırıklığından sıyrılıp istediği gibi at oynatmaya devam etti koğuşta. Artık sakınacağı bir şey kalmamıştı. 

Bir gece hiçbir şey yokken, herkes mışıl mışıl derin uykudayken uyurken, sessizce yerinden doğruldu Mehmet. Çay ocağına geçip su kaynattı. Sonra çaydanlığı alıp oradan ayrıldı. Yüzünde yaşama dair küçücük bile iz yoktu. Ceset kokuyordu ruhu. Usulca ağanın yatağına sokuldu. Bir müddet adamın yüzüne baktı, sonra da çaydanlığı adamın yüzüne boca etti. Çığlıklar ve acı içinde uyandı uykusundan koğuş ağası. Çığlıkları, bütün hapishane koridorlarında yankılanıyordu. Mehmet adamın yüzüne tükürüp kendi yatağına geçti. Yeniden düşüncelere daldı. Birkaç dakika sonra gardiyanlar geldi koğuşa. Apar topar Mehmet’i alıp götürdüler. Koğuş ağası da doğrudan hastaneye…

Bir daha ağayı da Mehmet’i de görmedi koğuş. Söylenen odur ki; ağa bir hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra ölmüş. Mehmet’i de başka bir hapishaneye sürgün olarak göndermişler. Dilden dile anlatılmaya başlanmıştı Mehmet’in hikâyesi. Artık o; eski, sakin, sessiz, zavallı Mehmet değildi. Ve bir daha da olmayacaktı.

Mehmet’i yapıldığı gün dışında niye yapıldığı unutulmuş olan, çok uzak bir yerin, derme çatma bir hapishanesine gönderdiler. Bu yere devlet, unutmak istediği, yok saydığı suçluları gönderiyordu. Mehmet de onlardan birisiydi. Sorun çıkarmasın diye tek başına bir odaya kapattılar onu. Oda dediysem lafın gelişidir. Hücreden hallice, küçücük bir penceresi olan, tuvaleti içinde rutubetli duvar yığınıydı sadece. Bu iğrenç yerde yaklaşık on iki sene geçirecekti.

Uykularının kaçtığı herhangi bir gece uyanıp, varla yok arasında duvarda bir çil gibi duran penceresinden, gökyüzünü görmeye, hayal etmeye çalıştı. Annesini düşledi. Onun kollarında uyuduğunu hayal etti. Yüzünde bir gülümsemeyle etrafına baktı. Ranzanın altında bir tebeşirin olduğunu fark etti. Eğilip zor da olsa tebeşiri aldı. Bildiğimiz beyaz bir tebeşirdi bu. Tebeşir olmasına tebeşirdi de neden oradaydı? Bunca yıldır neden onu görmemişti? Yanıtı basitti aslında. Hiç bakmamıştı ki… 

Tebeşiri alıp öğretmencilik oynadı kendi kendine. Gülüp duruyordu. Bin yıldır belki de ilk kez gülüyordu. Bir çocuğun ilk oyuncağı gibi neşe içindeydi. Tebeşirle bir top çizdi duvara. Sonrasında gördüklerine inanamadı. Çizdiği top gerçek oluvermişti. Rüya değildi bu, tastamam gerçekti. Topla oynamaya başladı. Başka şeylerde çizmeye koyuldu. Bir kedi çizdi. Bir kasetçalar. Bir roman. Ağzına layık şöyle bol tereyağlı bir İskender. Ne hayal ettiyse ve ne çizdiyse gerçek oluyordu. Ömrünün en özel en mutlu gecesiydi o gece. 

Ranzanın üstüne çıktı. Tavana gökyüzü çizdi. Bir anda açıldı tavan ve ortaya muhteşem bir gökyüzü çıktı. Ay selamladı onu, yıldızlar göz kırptı. Başını yastığa koyup, ellerini de yastığın altına saklayarak gökyüzünü izlemeye koyuldu. Saatlerce gözünü hiç kırpmadan gökyüzüne baktı. Sabah olmak üzereydi. Bir anda aklına, şu ana kadar hiç gelmeye bir fikir geldi. Madem ne çizse gerçek oluyor, neden bir kapı çizip bu iğrenç yerden kurtulmasın? Hemen bir kapı çizmek için tebeşiri eline aldı. Çizmeye koyuldu ancak kapı tamamlanmadan tebeşir bitiverdi. Yarım yamalak sihirli bir kapıyla ve o çilli yanaklarla kalakaldı Mehmet. 

O günden sonra, senelerce yeniden bir tebeşir bulabilmek için bekledi Mehmet. Aradı her yerde ama nafile. Yoktu artık sihirli bir tebeşir. Kim bilir belki de gördüğü sadece bir düştü. Ya da düşünde gördüğü bir rüyaydı. Pencere görünümlü şu duvardaki çilden küçücük şeyden gökyüzü gibi bir anne ya da anne gibi bir gökyüzüne düşüverdi; engin bir bataklık misali düşünde tutunacak bir dal olarak o sihirli tebeşiri arayıp duracaktı. Sisifos gibi gökyüzünü hayal etmeye devam etti. Senelerce özgürlüğüne kavuşabilmek için sihirli bir tebeşir arayıp durdu. Hepimiz gibi…

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız