65 YIL ÖNCESİNİN BAYRAMLARI
Ramazan Bayramı’na sayılı günler kaldı. Televizyonlarda bizim yaştaki kişilere eski bayram anılarını anlatır mısınız diye sorarlardı. Ben de sormadan 65 yıl önce Başarakavak köyümüzde bir bayramın nasıl kutlandığını size anlatmak istedim.
O yıllarda Ramazan ayında oruç tutan büyüklerimizin yanında, aralıklarla veya ortası direkli oruç tutan çocuklar olarak bayramı dört gözle beklerdik.
Bayram sabahı, sabah namazı ile birlikte babamla ve büyüklerimizle camiye gider, çıkışta mahallemizdeki erkeklerle birlikte köy odamıza gelirdik.
Köy odaları:
Başarakavak’ta o yıllarda 21’e yakın gayriresmî mahalle vardı. Yukarı mahalle, orta mahalle, aşağı mahalle gibi her mahallenin veya sokağın bir odası bulunurdu.
Odalar iki katlı yapılır, alt katı ahır, üst katı oturma odası olarak kullanılırdı.
Ayrıca şahısların, sülalelerin yaptırdığı odalar da vardı. Bizim odayı dedemiz yaptırdığı için bakımını ve tüm ihtiyaçlarını bizim sülale karşılardı.
Gelen misafirleri ağırlamak, yedirmek, hayvanına ahırda bakmak oda sahibinin göreviydi.
Bu odalar bayramlarda buluşma ve birlikte olma yeri bakımından çok önemliydi.

Ailemizin ve komşularımızın bayram için gücüne ve becerisine göre pişirdikleri yemekler sinilerle odaya getirilirdi.
Büyükler ve çocuklar sofralara ayrı ayrı otururdu.
Her yemekten çocukların sofrasına da bölünür, hep birlikte yenirdi.
Yemek sonrası büyüklerimiz leğende ellerini yıkar, bizler de bardakla su dökerdik.
Büyükler yemek sonrası tütün tabakalarını çıkarır, iki kâğıttan kalınca bir sigara sarar, derin derin içine çektikten sonra tabakayı da ortaya atar, sohbete başlarlardı.
Bizler de yemek sonrası büyüklerin ellerini öper, odadaki herkes birbiriyle bayramlaşırdı.
Çocuklar bayramlaşmak için oda oda gezer, büyüklerin ellerini öper, çıkışta çoğunlukla birer adet kaba şeker (peynir şekeri) verilirdi.
Ekonomik durumu iyi olan oda sahipleri akide şekeri (sorma şekeri) dağıtırdı.
Bu odalar çocuklar arasında hemen duyulur, o odaya muhakkak uğranırdı.
Ayrıca büyüklerin bayramını kutlamak için yaşça küçük olan akrabalar her odayı ziyaret ederek bayramlaşırdı.
Çocuklar, ailelerin bir gün önceden tandırda yaptığı tandır gevreğini (köyde ismine güdük denir) toplamaya çıkardı. Herkesin elinde ikinci kata kadar yetişecek uzunlukta, karamık ağacından yapılmış ince çubuklar olurdu. Her ev sıra ile gezilir, “güdük, güdük” diye bağırılırdı.

O yıllarda yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle yoksulluk içinde yaşayan ailelerin çocuklarına, günümüzde olduğu gibi yeni bayram elbisesi alması mümkün değildi.
Anneler çocuklarının her zaman giydiği pantolonu, gömleği önce tekne içinde tokaçla döverek yıkar, çalıya asarak kuruturdu.
Sonra yırtık sökük varsa yamarlardı. Yamalı giymek ayıp değildi ama sökük, yırtık giymek ayıptı.
Günümüzde olduğu gibi yeni pantolonları giymeden eskitip çeşitli yerlerini yırtarak gençler bayramlık elbise olarak giyiyorlar. Nereden nereye, 65 yıl sonra geldik.
Anneler büyük leğen içinde sırayla bütün çocuklarını bir gün önceden yıkar, bayram sabahı mis gibi sabun kokan eski elbiselerimizi yeni alınmış gibi giyerdik.
Günümüzde eski zaman bayramlarını anlatan birçok kişi, babasının veya annesinin aldığı bayramlık ayakkabıyı yatağının başucuna koyup öyle uyuduğunu, sabahın olmasını dört gözle beklediğini anlatır.
O yıllarda köyde büyük küçük herkes kamyon tekeri hurdasından yapılan kara lastik (Ankara lastiği) giyerdi.
Bazı bayramlar kara lastik ayakkabımız çok eskidiyse babam yenisini alırdı, çok sevinirdik ama yatağımızın başına da getirmezdik çünkü yenisi de eskisi de lastik kokardı.
Günümüzde çocuklarına, torunlarına bayramlık Adidas, Nike, Puma, Slazenger, Converse, Hummel, Kinetix gibi orijinal yabancı marka spor ayakkabıları alan ailelerin yanında, aynı markaların daha ucuz taklidi ayakkabıları da birçok aile çocuklarına bayramlık olarak alabiliyor.
O yıllarda Anadolu’da yoksulluğun simgelerinden olan kara lastik ayakkabı tezgâhlarda hâlâ yerini alıyor.
Bu lastik ayakkabılar şehirde giyilmese de köyde erkekler, kadınlar ve çocuklar tarafından tarlada hâlâ giyilmektedir.
Kara lastik ayakkabı, uzun yıllar yırtılmadığı müddetçe kolay kolay eskimez, normal ayakkabılara göre çok dayanıklı ve su geçirmez özelliğe sahipti.
Kara lastik, yıllarca Anadolu halkının en sadık dostu, köylülüğün ve garibanlığın simgesiydi.
Kara lastik ayakkabıyı ben de yaklaşık 15 sene giydim. Yazın güneşte petrol kokar, ayağıma yapışır, ayaklarımı yakar; kışın ise üşütürdü.
Eskimeye başladığında tabanı incelir, en büyük tehlikesi kurumuş ağaç dalları, iğde dikenleri ve ekin tarlasındaki anızların lastik tabanı delip ayağımıza batmasıydı. Bu yüzden çok acı çekerdik.
O yıllarda köy hayatı çok farklıydı. Fakirlik kol geziyordu. Elektrik yoktu, aydınlatma için gaz lambası kullanırdık. Bayramda gaz lambası iyi aydınlatsın diye camı çok iyi temizlenirdi.
Evlerde kullanılacak suyu testilerle köy çeşmesinden annem ve ablalarım sırtlarında getirirdi.
O yıllarda, günümüzde olduğu gibi şehirlerdeki evlerin benzerleri yoktu. Toprak damlı evler vardı. Yağmur yağdığı zaman içeriye akmaması için damdaki toprakta oluşan çatlakları kapatmak amacıyla taş yuvarlak ile yuvarlardık.
Kar yağdığı zaman da toprak damın akmaması için hemen dama çıkılır, kar kürekleri ile kar temizlenir ve sokağa atılırdı.
Benim 65 yıl önce köyde yaşadığım bayramları, o yıllarda köyde yaşamış çocukların hatırlaması için anlatmaya çalıştım.
Bu anlattıklarım günümüz çocuklarının, torunlarımızın pek ilgisini çekmiyor olabilir. Çünkü hepsinin en az 3-5 ayakkabısı, yanında bir o kadar da yeni elbiseleri vardır sanırım.
Allah hiç kimseyi gördüğünden, yaşadığından geri bırakmasın.
Herkesin Ramazan Bayramı kutlu olsun.