Nüfusu Artırmak İçin Uğraşırken, Yetişmiş Gençleri Ülkede Tutamıyoruz
Son yıllarda, gazete manşetlerinde ve televizyon ekranlarında sıklıkla bir uyarı duyuyoruz: "Nüfusumuz yaşlanıyor, acilen önlem almalıyız!" Nitekim TÜİK’in açıkladığı yeni veriler de bu endişeyi doğruluyor. Türkiye’de toplam doğurganlık hızı rekor bir düşüşle 1,42 seviyesine kadar geriledi. Nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in çok uzağındayız, genç nüfus azalıyor, yaşlı nüfus artıyor, tehlike çanları çalıyor.
Devlet kademeleri haklı olarak alarm veriyor; üç çocuk için maddi teşvikler, doğum izinlerinin artırılması, konut öncelikleri, kreş destekleri ve aile paketleri havada uçuşuyor. İnsani sermayemizi, yani "gençliğimizi" korumak için adeta seferberlik ilan ediliyor.
Ancak tam bu noktada, karar mekanizmasındakilerin de toplumun da gözünü kapatamayacağı devasa bir çelişki önümüzde duruyor: Biz bir yandan beşikteki bebek sayısını artırmaya çalışırken, diğer yandan el bebek gül bebek büyüterek en iyi üniversitelerde eğittiğimiz, gözümüzün nuru yüz binlerce gencimizi yurt dışına kaptırıyoruz.
Peki, bu ülkenin en parlak zihinleri neden bavul topluyor?
Yeditepe Üniversitesinin kapsamlı “Gençlik Araştırması”nın sonuçları çarpıcı sonuçları ortaya koyuyor.
18-29 yaş grubu arasında yapılan araştırmaya göre, gençlerin yüzde 76’sı daha iyi bir gelecek için yurt dışında yaşamak istiyor. Her iki gençten biri mutlu olmadığını ifade ederken, yüzde 77’si torpilin yetenekten daha etkili olduğuna inanıyor.
Gençlerin yurt dışına gitme isteğini sadece "daha fazla para kazanma" sığlığına indirgemek, meseleyi hiç anlamamaktır. Evet, derin ekonomik kriz, alım gücünün erimesi de önemli faktörler. Ancak sorunun ardındaki asıl neden; geleceksizlik hissi ve adalet duygusunun zedelenmesi.
TÜİK’in yükseköğretim beyin göçü istatistiklerine baktığımızda, mezunların beyin göçü oranının %2 seviyesinde kronikleştiğini görüyoruz. Bu oran kağıt üzerinde küçük görünebilir ancak detaylara indiğimizde trajedinin boyutu ortaya çıkıyor:
Stratejik alanlarda yetişen nitelikli genç nüfus eriyor. En yüksek göç oranı %6,7 ile bilişim teknolojileri, %4,4 ile mühendislik alanlarında.
Bölüm bazında bakıldığında ise moleküler biyoloji ve genetik mezunlarının %15’i, İşletme Mühendisliği mezunlarının %10,8’i diplomayı aldığı gibi soluğu yurt dışında alıyor.
Fransızca eğitim veren programlardan mezun olanların %9,9’u, İngilizce eğitim alanların ise %6,2’i yurt dışına gidiyor.
Bu gençler Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve İngiltere gibi ülkeleri sadece yüksek maaşlar için seçmiyor; emeğinin değer gördüğü, liyakatin referans kartlarının önüne geçtiği ve en önemlisi, yarın sabah uyandığında neyle karşılaşacağını öngörebildiği bir yaşamı tercih ediyor.
Eğitimli gençlere ne vadediyoruz?
İşte büyük çelişki burada başlıyor. Bir ülke düşünün; doğumu teşvik etmek için bütçe ayırıyor, yaşlanmayı gelecek için büyük tehdit kabul ediyor. Ama hayata atılmak üzere olan eğitimli gençlerin ülkede tutunabilmesi için kapsamlı, makro düzeyde ve yapısal bir eylem planı ortaya koyamıyor.
Terse göçü hedefleyen bazı projeler veya savunma sanayiindeki kısmi istihdam hamleleri, ne yazık ki dalga dalga büyüyen bu toplumsal hareketi kesmeye yetmiyor.
Eğer yükseköğretim mezunu kadınlarda doğurganlık hızı 1,24 gibi tarihi bir dip noktaya gerilemişse ve üniversite bitiren her iki gençten biri ilk fırsatta vize kuyruğuna giriyorsa, burada "nüfusu artırın" çağrısı yapmaktan öte farklı bir mantaliteyle hareket etmek gerekiyor.
Doğurganlığın düşmesi ve beyin göçünün artması, aynı toplumsal sorunun farklı yüzleri. Gençlerin bir bölümü bu ülkede kendilerine bir gelecek kuramayacaklarını düşünerek evlenmiyor veya evlense de çocuk yapmıyor.
Beyin Göçü Adalet ve Liyakatla önlenir
Beyin göçünün sonucu, bir ülkenin entelektüel sermayesinin zayıflamasıdır. Vergilerimizle, büyük emeklerle eğittiğimiz doktorlar, yazılımcılar, mühendisler ve bilim insanları hazır birer yetişmiş güç olarak Batı ekonomilerinin çarklarını döndürmeye gidiyor. Biz ise burada giderek yaşlanan, nitelikli iş gücünü kaybeden ve katma değerli üretim yapma yeteneğini yitiren yaşlı bir toplumla baş başa kalıyoruz.
Ülke olarak kendimize acilen şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz doğacak çocukların istatistiği ile uğraşırken, doğmuş ve bu ülkenin geleceği olan yetişmiş çocukları neden tutamıyoruz?
Ekonomiyi rasyonel zemine oturtmadan, her işin merkezine “adaleti ve liyakati“ yerleştirmeden, gençlerin taleplerine ve fikirlerine alan açmadan yapılacak hiçbir "nüfus teşviki" bu ülkeyi yaşlanmaktan kurtaramayacaktır.