HASTALIĞIMIZI ANLAMAK İSTEMİYORUZ
Bağdatlı Ruhi bir beytinde derki; ”Dermiş hâkim bilmediğim nesne kalmadı/Dünyayı bildi kendini biçare bilmedi. Yani anlam itibariyle filozof, bilmediğim şey kalmadı dermiş. Lakin dünyayı bildi bilmesinde de biçare kendini bilmedi/bilemedi.)
Bugün çokbilmişler, akıl satanlar, akıl hocalığı yapanlar piyasa da revaçta. Her salataya maydanoz olan tiplerden geçilmiyor ortalık. Her konuda ahkâm kesenlerin haddi hesabı yok günümüz dünyasında. Lakin kendine ulaşamayan ve kendini yeterince tanımayan insanlarla dolu karanlık bir dünya var karşımızda. Üstelik kendini yeterli ve akıl terazisinin en üst kefesinde sananların tepeden bakma ağız eğip bükme varyasyonları da işin tuzu biberi gibi. Keşke her şeyi biliyormuş gibi yapan ve bize nefsimizin isteklerini dikte eden anlayış ve yaşantı biçimimiz yerine, okuduğumuz kitaplardan önce kendimizi tanıyıp kendimizi okuyabilseydik. İmanın lezzetinden taviz verdikçe inandığımız gibi değil de yaşadığımız ortamın hayat şartlarına teslimiyeti kolaylıkla ödül olarak kabullendik. Yani menfaat ağır bastı hepimizi menfaat ve benlik duygusu sardı sarmaladı hatta çocuk beler gibi her yanımızı kundakladı.
İnsanların yakalandığı kibir hastalığı artık toplumun kronikleşmiş ağır bir vakası haline geldi. Hakikat ışığı bizim gönlümüzü aydın kılacağına menfaat ve kibir aynası bizi kuşattı. İnsan bir bataklıkta lakin boğazına kadar gömüldüğünün farkına varamadı. Biz Mekke ve Medine’nin hadimi olma fırsatı yerine kibrimizin şantiyesinde, gururumuzun hâkimini ilan edip kasıla kasıla havalanmayı insanları küçümsemeyi şiar edinip mütevazılıği bir kenara itiverdik.
Çile çekmeden bir nimete ulaşmak mümkün müdür? Hayır değildir. Fakat bizim handikabımız gönül aynamızı kaybetmemiz ve aramak yerine dünyevi hırslara sarılmamız olmuştur. Yerimizi yurdumuzu bilmek yerine, hakikat güneşine sarılmak yerine, ufkumuzun derinliklerine tefekkür yerine biz hep kolay yoldan geçmeyi tercih ederken sanki sadece bu dünya varmışçasına koşuşturduk ve kendimizi anlamaktan hayatımıza gerçek anlam katmaktan ve bir cevher olduğumuzu hakikatte bilmeden her şeyimizi yitirdik. Ve aslında bocalamalar içinde de çok yorulduk.
Öyleyse; Bir insanın kimliğini bilmesi kendini tanıması ve anlamlandırması Rabbine verdiği söze uygun yaşaması ile mümkündür. Bir insanın farkındalık oluşturması onun kimliğiyle alakalı bir durumdur. Kim olduğu bilgisine ulaşmak ve sorumluluğu taşımak insan olmanın temelini oluşturur.
İnsanın kendi varlığından haberdar olması, bilinçli hareket etmesi, kendini tanıması algılaması ve kiminle özdeşleştireceğini anlamlandırması gerçek bir değer ifade eder. Kimliğimiz kişiliğimizin aynasıdır. Kişiliğimiz aslında bizim kimliğimizdir.
Öyleyse; Kimliğimizi kavramsallaştıran model nedir? Ya da hangisi olmalıdır? Ya da daha açık konuşalım. Eğer İslam’a inanıyor ise; Bir Müslümanın kimlik tanımından anladığı ne olmalıdır?
Bu soruları ortaya koyduktan sonra altını çizmemiz gereken husus şudur. Kişi kendisini tanımalı bilinçlenmeli ve hayatını yaratılış gayesine uygun dizayn etmelidir.
Meşruiyyetini yani kaynağını İslam’dan dinamizmini vahiyden almayan bir hayat düsturu bize batılın sunduğu bir yaşam felsefesi öğretir.
Öyleyse yaşam felsefemiz net olmak zorundadır. Hayatımıza kim hâkim? Bu soruyu cevaplamak zorundayız. Gerçekten biz kimiz? Kimliğimiz nedir? Kendimizi kime adıyoruz? Neyin peşindeyiz? Kiminle anılmak istiyor ve kime dostuz? Yaratılışımızın gayesi nedir? Anlayabildik mi? yaratılışımızın gayesine uygun yaşıyor muyuz? Öz ve ruh bize Allah’ın bize lütfu değil mi? Hicr suresi 29 ve Secde 9’da Rabbim bize neler lütfedip şereflendirmiş.?
Tanımını ve kutsiyetini ruhtan alan ulvi bir güzellik varken, dünyeviliğe gıpta edip kendini kaybedenlere söyleyecek sözüm yok. Onlar bocalayıp bataklıkta uğraşı vermekle meşguller. Bilinmelidir ki; İnsan ömrü çok kısa ve gelip geçici. Baki olana koşmak varken biz ne diye geçici zevklerle hayatımızı heba ediyoruz? Eşref olmak varken Allah’ın rızasını hayatın merkezine taşımak varken, cehennem ateşi daha sıcaktır keşke anlayabilselerdi diyen Tevbe suresi 81 varken biz neyin peşinde koşuyor ve hayatımızı niye boşa harcıyoruz?
Ya olduğumuz gibi ya da göründüğümüz gibi olmamız gerekmez mi?