Şerife Bacı
Daha on altısında evlendi, güzeller güzeli Şerife bacı. Çocukluğundan beridir yanıktı Ahmet’e. Birlikte büyümüşlerdi, birlikte hayaller kurmuşlardı. Koyunlarını otlatırken yaylada… Dayısının oğluydu Ahmet. Ne olursa olsun sevmişti onu. Evlendikten dört ay sonra askere aldılar Ahmet’i. Bir daha da hiç dönmedi. Şehit düşmüştü Çanakkale’de. Yıkılmıştı dünyası Şerife bacının. Köy yeriydi, öyle dul kalamazdı. İnsanlar ne derdi? İşte bu saçma nedenlerden dolayı, sevmediği hatta hiç tanımadığı bir adamla evlendirdiler onu. Kötü birisi değildi kocası. Evine barkına sadık, karısına düşkün, kendi halinde biriydi. Sabah erkenden kalkar doğru tarlaya gider, akşama kadar dur duraksız çalışırdı. Sonra Kurtuluş savaşı için seferberlik ilan edildi. Onu da askerle aldılar. Dört ay geçmeden de geri döndü. Ancak bir bacağı eksik olarak…


Gazi olmuştu. Bakıma muhtaçtı. Henüz bir yaşında kızı ve bacağı olmayan kocasıyla yapayalnız kalmıştı. Kaçmadı, kaçmak ona göre değildi zaten. Var gücüyle onlar için mücadele etti. Hiç isyan etmeden onlara baktı, tarlaya gidip çalıştı. Günler böyle geçip gidiyordu. Memleketin hali kötüydü. Fakirlik, yoksulluk, üstüne bir de bitip tükenmeyen bir savaş. Ama her şeye rağmen, düşmanın yurdumuzdan atılması gerekiyordu. Başka bir yolu yoktu. Başka çare yoktu. Bu savaş hiçbir savaşa benzemiyordu. Bağımsızlığına âşık bir millet, topyekûn mücadele ediyordu. Mevsim kıştı. Şartlar çetindi. Tüm yollar ise kapalı. Ancak cephane gerekti askere. Çok, onlarca, yüzlerce, binlerce…
Battaniye gerekti, kazak gerekti, çorap gerekti. Şeker, un, tuz, yiyecek bir lokma ekmek gerekti. Düşündü Şerife bacı, uzunca düşündü. Bir yanda bakıma muhtaç, bu vatan için gazi olmuş kahraman kocası, bir yandan da henüz bir yaşında küçücük kızı Elif…


Ne yapacağını bilemez durumdaydı. Günlerce düşündü, sonra kararını verdi. Ne pahasına olursa olsun cephaneler askere gidecekti, gitmeliydi. Kocasıyla helalleşti. Elif’i alıp yollarda düştü. Kırk kadar köylü, kadını erkeğiyle, eksi yirmi derece soğukta, dizlerine kadar gelen karın içinde, kağnılarla İnebolu’dan Ankara’ya silah taşıyordu. Saatlerce yürüdüler. Gecenin en karanlık saatinde, tutulan, yorulan ayacıklarını dinlendirmek için mola verdiler. Ateş yakamazlardı. Zira düşman görebilirdi. Battaniyelerin için sığındılar. Birbirilerine sarıldılar. İkinci bir battaniyeleri yoktu. Üşüyordu, memleket gibi Şerife bacı. Battaniyesi Elif’in üzerindeydi. İçinden diyordu ki; “Ben dayanırım ama Elif’im dayanamaz bu soğuğa.”
Üşüyen yüreklerini, tenlerini ısıtmak için bir türkü tutturdu içlerinden birisi. Kısık sesle herkes, o türküye eşlik etti.


Havada bulut yok, bu ne dumandır?
Mahlede ölüm yok, bu ne şivandır?
Şu Yemen elleri ne de yamandır
Ano Yemen'dir, gülü çimendir
Giden gelmiyor, acep nedendir?
Türkü bitti, gece yeniden sessizliğe büründü. Sanki vatanın sessiz çığlıkları göğe yükseliyordu. Şerife bacı, koynunda taşıdığı bayrağı çıkardı. Uzun uzun baktı ona. Dokununca nazlı bayrağa, şu kelimeler döküldü dudaklarından.
“Ah nazlı hilal! Neden çatıyorsun çehreni. Üzme kendini ümidim ne olur. Senin var olabilmen için her şey. Bu yol, bu yürüyüş, bu ten, bu beden… Bizi öksüz bırakma yalvarırım! Yoksa dökülen kanlarımız olmaz helal.
Sonra yeniden yola koyuldular. Sabah olmuştu, gün aydınlanmıştı. Cephane tastamam gitmesi gereken yere ulaşmak üzereydi. Bir eksik dışında, herkes tamamdı. Güzeller güzeli Elif, soğuktan dolayı henüz bir yaşındayken can vermiş, şehit olmuştu.
“Ne kadar yolumuz kaldı acaba? Ayaklarım tonlarca ağırlığında sanki… Gömüldükçe karın içine çıkmak bilmiyor. Elif’im uyanmadan Kastamonu’na varabilsek keşke. Ankara’ya vardık mı yoksa varamadık mı? Neredeyiz? Burası neresi? Öylesine soğuk ki sütüm bile buz kesti. Acıkırsa yavrum ne yaparım ben? Ey güzeller güzeli rabbim yol göster bana, çok üşüyorum.”
Öğlene doğru, donmuş bir halde buldular Şerife bacının bedenini. Cephanenin teslim edildiğini görmeden, göçüp gitti bu dünyadan. Selam olsun Şerife bacılara, Selam olsun, şerefli Türk kadınına. Selam olsun, bu vatanı bize hediye eden atalarımıza…
Savaşı kazandık. Düşmanın hepsi yurdumuzdan, bir daha dönmemek üzere gittiler. Bir daha kula kul olmayalım diye, 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyeti KURDUK. Işıl ışıl bir cumhuriyetle, yeniden bir memleket inşa ettik.
Selam olsun sana, büyük önderimiz. Mavi gözlümüz. Kahramanımız. Ve seninle mücadele eden, herkese selam olsun. Yattığınız yer incinmesin.