Bir Kralın Son Günü
Üç oğlu vardı kralın. Üçü de hiç belli etmemesine karşın, babalarının ölmesini ve hemencecik kral olmayı hayal ediyorlardı. Her istediklerini yapabilme fikri, her görüşlerine koşulsuz onay verenlerin olduğu bir saray, onlara büyük bir olanak gibi geliyordu. Aslına bakarsanız, pek de haksız sayılmazlardı. Bu, büyük bir güçtü. Belki de ulaşılması en zor güç… Kral ise odasına kapanmış, dışarı hiç çıkmıyordu. Gelenleri de itinayla kovalıyor, yalnız kalmak istediğini söylüyordu. Zaten yalnızdı. Bunu ilk kez, bu sabah anlamıştı. Etrafındaki kalabalık, maddesel bir kalabalık değildi. Küçük bir göz yanılsamasıydı belki de. Kim bilir…

Otuz dört yılın sadece iki yılını savaşmadan geçirmişti. Savaşsız, barış içinde yaşanan küçücük iki yıl. Her şey bundan ibaretti. İçindeki yanan, hiç tükenmeyen kazanma hırsı, daha fazlasına ulaşma isteği, onu sürekli yeni savaşlara sürüklüyordu. Daha fazla mal, daha fazla elmas, daha fazla altın, daha fazla ganimet, daha fazla güç… Hep daha fazlasını istiyordu. İstediği de hep oldu. Bütün savaşları kazandı. Nice masum insanı öldürdü. Nice şehirleri yok etti. Taş üstünde taş bırakmadı. Kan, gözyaşı ile geçen otuz dört yıl. Sonra sordu kendine. Bütün bunlar ne içindi? Ne geçmişti eline? Neyi başarmıştı şimdi? Bunca ahın sonucunda, nereye ulaşmıştı? Artık anlıyordu. Sorularının yanıtı vardı artık. Yanıtlarını biliyordu. Lakin çok geçti. Bunca ahın sonucunda, o da herkes gibi, toprağa ulaşacaktı. Emek olarak nitelendirdiği ne varsa toprak olacaktı. Gökyüzünde savrulacaktı. Dağılıp gidecekti. Bir toz zerresiydi, ömrü boyunca bunu anlamaya çalıştı. Sonunda, ulaşması gereken yere ulaştı.

Akşam gelip çatmıştı. Misafirler birer bire geliyorlardı. Kahkahalar, şarkılar, fener alayları eşliğinde; şarlatanlar, cambazlar, sihirbazlar ve bütün çirkinler yerlerini almıştı. Herkes kralın gelişini bekliyordu. Sonunda kralın altın baraklı, elmas işlemeli kapısı ardına kadar açıldı. Konuklar gözünü kırpmadan krallarının gelişini bekliyorlardı. Kral çıkageldi bir anda. Üzerinde beyaz bir kefen vardı. Herkes şaşkındı. Bu kıyafeti neden seçtiğini merak ediyorlardı. Bir süre kimse konuşmadı. Sonunda kral, gülümseyip söze girdi. “Anladım dostlarım” dedi. Dudaklarından dökülen ilk cümle buydu. “Anladım dostlarım…” Peki, neyi anlamıştı? Anladığı neydi? Konukların merakı giderek artıyordu. Kral konuşmasına devam etti.
“Anladım dostlarım. Altmış sekiz yaşında zavallı bir adam olarak, gerçeği sonunda anladım. Bizim değil, zamanın sonsuz olduğunu sonunda anladım. Tacın, tahtın, ihtişamın, paranın, gücün, aslında koca bir hiç olduğunu anladım. Belki ileride benim için fatih, büyük savaşçı diyecekler. Ama kimse bilmeyecek, benim iyi bir insan olup olmadığımı… Kimse ardımdan “iyi insandı” kelimesini kullanmayacak belki. Halkı sefalet içinde, açlıkla boğuşurken o, gününü gün ediyordu diyecekler. Ve işin en acıklısı da dostlarım, söyledikleri ya da söyleyecekleri tastamam doğrudur. Dostlarım ben, sözüm ona bir kral olarak avazım çıktığı kadar, kaybetmiş bir adam olarak sizlere haykırıyorum. Ölüm var ey insan! Ölüm var! Ve benim umutlarım, tabutuma dar.
Sessizce yine odasına kapandı. Kimse ne olup bittiğini anlamamıştı. Bir müddet sessizlik devam etti, sonra her şey kaldığı yerden devam etti. Sabaha karşı, ölüm haberi duyuldu kralın. En büyük oğlu tahta geçti. Verdiği ilk emir, kardeşlerinin ve ailelerinin katliydi. Savaşlar, gözyaşları, güç ilişkileri, kraldan çok kralcılık, hızını kesmeden devam etti. Gerçeği anlayan sadece eski kral olmuştu. Ancak onun için de artık çok geçti. Bir toz zerresiydi. Gökyüzünde süzülüp kaldı.