KENDİMİZE OKUMADIĞIMIZ KİTAP
Bazıları ise yaşanmak için gönderildiği hâlde, hayatın dışına terk edilir.
Galiba bugün Kur’an’la kurduğumuz ilişkinin en büyük trajedisi tam da burada başlıyor.
Yıllardır şu soru zihnimi yoruyor, meşgul ediyor:
Neden İslam, Müslümanların hayatında olması gerektiği kadar görünmüyor?
Neden Kur’an okuyan toplumlarda adalet eksiliyor, merhamet azalıyor, kul hakkı sıradanlaşıyor?
Neden dilimizde din çoğalırken ahlâkımız aynı ölçüde derinleşmiyor?
Kur’an-ı Kerim’i ve Allah Resulü’nün sünnetini anlamaya çalıştıkça karşıma hep o acı gerçek çıkıyor:
Biz, ayetleri çoğu zaman kendimiz için değil, başkaları için okuyoruz.
En yakınımızdan en uzağımıza kadar herkes ayetlerin muhatabı olabiliyor; bir tek kendi nefsimiz hariç… Çünkü insanın en zor yaptığı şey, kutsal metni kendi vicdanına doğru çevirebilmesidir.
Başkalarının kusurunu görmek kolaydır. Kendi kusuruyla yüzleşmesi insanın nefsine pek ağır gelir.
Belki de bu yüzden İslam’ı hayatımıza göre yorumlamaya çalışıyoruz; hayatımızı İslam’a göre inşa etmeye değil… İşimize gelen hükümleri sahipleniyor, nefsimize ağır gelen sorumlulukları ise ya erteliyor ya da başkalarının üzerine bırakıyoruz.
Kul hakkından söz ediyoruz ama günlük hayatta birbirimizin hakkını rahatlıkla çiğneyebiliyoruz. Ahlâk diyoruz ama öfkemize, dilimize ve ihtiraslarımıza hâkim olamıyoruz. Adaleti savunuyoruz ama menfaatimize dokunan yerde ölçü değişiyor.
Sonra dönüp aynı yakınmayı tekrar ediyoruz: “Bu toplum neden düzelmiyor?”
Oysa toplum dediğimiz şey, çoğalmış bireylerden ibarettir. İnsan düzelmeden toplum nasıl düzelsin?
Akif, yıllar önce bu hâlimizi büyük bir sarsıcılıkla anlatmıştı:
“İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’ân’ın:
Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın.”
“İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
Tarihe dönüp baktığımızda da benzer bir hakikatle karşılaşıyoruz: İslam medeniyeti en güçlü dönemlerini, Kur’an’ın sadece tilavet edildiği değil; adalete, ilme, ticarete, yönetime ve gündelik ahlâka dönüştüğü zamanlarda yaşadı.
İlk dönemlerden itibaren Müslüman toplumları ayakta tutan şey, metnin varlığı değil; metnin insana dönüşmesiydi. Ne zaman ki din, vicdanı inşa eden bir hakikat olmaktan çıkıp kimlik, şekil veya siyasî aidiyet unsuru hâline geldi; o zaman söz çoğaldı ama tesir azaldı, bilgi arttı ama hikmet eksildi.
Tarih bize gösteriyor ki hiçbir medeniyet, kutsal metinlerini duvarlara asarak yükselmedi; onları karaktere, hukuka, merhamete ve emanet ahlâkına dönüştürebildiği ölçüde ayakta kaldı.
Gerçekten de öyle…
Belki de asıl problemimiz, yanlışlarımızı meşrulaştıracak gerekçeleri çok hızlı bulmamızdır.
“Herkes yapıyor.” cümlesi, çağımızın en yaygın vicdan susturucusuna dönüşmüş durumda.
Ama iş fedakârlığa, dürüstlüğe, nefis terbiyesine ve sabra geldiğinde aynı kolaylığı gösteremiyoruz.
Eski bir fıkra vardır:
Yaşlı bir adam yaptığı büyük bir yanlışın ardından kendisini savunmak için,
“Şeytan beni aldattı.” der.
Bunun üzerine şeytan ortaya çıkıp şöyle cevap verir:
“Allah’tan kork! Sen yaptın, suçu benim üzerime atıyorsun.”
Aslında bu küçük fıkra, büyük bir hakikati anlatıyor. Bugün yanlışlarımızın sorumluluğunu üstlenmek yerine sürekli başka suçlular arıyoruz: Şeytanı, toplumu, sistemi, şartları… Fakat dönüp kendi nefsimizle hesaplaşmaya yanaşmıyoruz.
Belki de yeniden başlamamız gereken yer çok açık:
Başkalarını düzeltmeye çalışmadan önce, ayetlerin ilk muhatabı olarak kendimize dönebilmek… Çünkü insanın en çetin muhasebesi, başkalarıyla değil; kendi vicdanıyla yaptığı muhasebedir.
Çünkü insanın en çetin muhasebesi, başkalarıyla değil; kendi vicdanıyla yaptığı muhasebedir.
Selam ve dua ile…d