• 17 Ocak 2016, Pazar 11:40
ŞükrüÖzbuğday

Şükrü Özbuğday

Tevhid bilinci (1)

 

 

Tevhid, Allah’ın varlığına, birliğine, O’ndan başka ilâh olmadığına, eşi ve benzeri bulunmadığına inanmaktır. Biricik ve nihâî ilâhi hakikatin Allah olduğuna, Hz. Muhammed’in O’nun son elçisi olduğuna şehadet etmektir.

 

 Bu nedenle tevhit bilincine sahip olmak, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar farklı zaman ve mekanlarda, farklı toplumlara hayatlarını düzenlemeleri için farklı dillerde belirli kurallar gönderildiğini bilmek ve onaylamak demektir. İnanç esaslarının en özlü ifadesi, bu bağlamda tevhit, nübüvvet ve mead olup; Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, ahirete ve kadere iman demektir.

 

Bu imanın gereği olarak tevhidin içeriğinde, bütün bir kültür, bütün bir medeniyet veya bütün bir tarihin bir cümlede özetlenmesi vardır. Nitekim Yüce Allah, Hz. Muhammed’e vahyettiği hususları, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya da indirdiğini belirterek şöyle buyurmuştur: “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslam dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.”([1])

 

 Bu ayete göre, tevhidin özü, temelde bütün peygamberlere aynı teorik ilkelerin gönderildiğine inanmak ve tanıklık etmektir. Bu, hakikatin bir ve evrensel olmasının somut göstergesidir.

 

Allah’ın varlığını ve birliğini ifade eden tevhid, İslâm’ın ve İslâmî olan her şeyin ilkesidir. Tek ilâh, O’dur, “samed”dir, hiçbir şey Ona benzemez. Eylemlerinde ortağı olmayan tek yaratıcıdır. Hak’tır ve bütün gerçeklerin, iyiliklerin, güzelliklerin kaynağı O’dur. İnsan, daima O’nun birliğinin şuurunda, uluhiyyetini ve rububiyyetini ikrar ile tasdik ederek yaşamalıdır.

 Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.”([2]) Bu tür bir yaşamayı gerçekleştirebilen insan, her şeyin ilk ve nihâî ilkesinin tevhid olduğunun bilincine sahiptir. Tevhid, bu bağlamda, akıl sahiplerini güzelce ve serbest seçimleriyle bizzat iyiliklere, hayırlı işlere sevk eden ilâhî kanun anlamındaki “din” ile özdeşleşir.

 

Tevhid, ilmî ve amelî olmak üzere iki kısımdır. İlmî tevhid, faydalı ilim, ameli tevhid ise, salim ve sâlih ameldir. Faydalı ilim, Allah’ın emrettiklerine dikkat ederek, iyi ve güzel davranışlarda bulunmayı gerektirir.

 

Dünyayı ahiretin tarlası olarak gören tevhid anlayışı, bir düşünce biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Tarihin, hayatın ve bilginin birliğini bu çerçevede görmek, madde-mânâ, dünya-ahiret, akıl-vahiy gibi ayırımların kategorik olduğunun bilincinde olmak demektir.

 

 Mevcut ırkî, siyasi ve bölgesel farklılıkların kategorik ayrımlar olduğunu, bunların aykırılığa dönüştürülmemesi, tevhidin barışçıl bir şekilde sağlanması gerekmektedir. Zira Allah dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı, oysa her birisine bir yol ve yöntem verdiğini belirterek şöyle  buyurmuştur:  “…..Sizden  her  biriniz  için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.”([3])

 

Dipnotlar:

1-Şûra, 42/13

2-Enbiya, 21/22

3-Mâide, 5/48

 

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık