• 10 Nisan 2019, Çarşamba 8:28
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

KAFALAR DURU DEĞİL NEDEN

Hani derler ya aklımda milyon sorular var diye! İnsan okudukça sorular da bir hayli çoğalıyor. Ama bu sorular elbette eften püften cinsten asla basit olandan değil tabi, hele ülkemizde iki ayrı tarihi olan ve hiçbir zamanda resmi tarihle buluşamayacak olan gayri resmi tarihi bakış açısı oldukça ve bizim ortak bir paydaş bile olsa hep afakî hep uçukta kaldığımız bulanıklıklar giderilmedikçe bizim kafamızdaki sorular da tam netleşemeyecek gibi bu gidişle. Maalesef cevap bulamayan ya da ikna etmeyen o kadar çok sorular var ki? Satıhta kalmış, yüzeysel ya da tek yönlü bakış açılarıyla resmi bir doldurma ve yanlı yazılarla pekiştirilmeye çalışılmış! Okullarda sunulan resmi tarihin bakış açısı insanların zihinlerini ve gönüllerini ikna etmeye yetmiyor. Gayri resmi sunumlar ise, okuma ma sevdası yüzünden hep bir kenarda itilip kalıyor. Hâlbuki bu ikisinin mutlak surette hesaplaşması lazım. Benim anladığım husus şu; Bizim son yüzyıllık geçmişimiz aydınlatılmadığı müddetçe hep bir şeyler yarım kalacak hep diller ketum olacak hep birbirimizle kavgalı olacağız. Yine hâlbuki diyorum, gerçekten belgeler konuşsa, gerçekten bu ilme inananlar ve tarihini öğrenmek isteyenler bu konuda ilim namusuna hürmeten doğruyu konuşsalar ve bu bitmez denilen kavga gün ışığa çıkarılıp gerçekten kim kahraman? Kim mağdur edilen belli olsa ve biz önümüze baksak, işimize odaklansak.

Geçmişimizin bize tutacağı ayna o kadar önemli ki; Eğer biz o aynayı iyi tutabilirsek hem geçmişimizin karanlıkta kalan loş ışıkları aydınlatılacak, hem de bugüne tutulan ışıkla biz daha iyi analizler yapıp, kendimizi, geleceğimizi, çocuklarımızı ecdadımızı, birlikteliğimizi her şeyimizi garantiye alacağız. Yavuz Bahadır oğlu bir kitabında şöyle diyordu.

“Sır tuta tuta, yüreklerimiz sır küpüne dönmüştü. Kafamızda cevapsız sorular cirit atıyordu. Mesela, İstanbul ve havalisi İngilizlerin, Maraş tarafları Fransızları işgali altında olduğu halde, neden sadece İzmir’i işgal eden Yunan ordusuyla savaştık? Mademki Yunanistan’la savaştık, neden karşımıza Lozan’da İngiltere çıkmıştı?

İngiltere Yunanistan’la aynı safta iken, neden galip tarafta oturuyordu?”

Hoş bu soruları soranlar sadece yavuz ağabey’den ibaret değildi. Geçen günkü bir yazısını okuduğum ve sizlerle paylaşmayı uygun gördüğüm D.Ali Taşçı ağabey’de bir eğitimci olarak merakından sormuş bazı soruları. Bence taş gibi sorular. Peki ya cevaplar? Herkesin zihninde farklı bloklar ve herkese göre değişen yaklaşımlar. Elbette farklı bakış açıları ve yaklaşımlar olsun, Lakin bizim bildiğimiz doğruyu benim komşumda bilsin. Aynı mutfaktan doğru bilgileri doğru olanları paylaşalım. Esas olan o resmiyette yazılı olanların gençlerin ve okuyanların kafasında aynı vicdani doğru hükmü bulması. Ha onu o gerçekleri öğrendikten sonra gelecekle ilgili farklı analizler elbette olmalı. Biz farklılıklar bizim için güzellik katıyor demiyor muyuz? Bu konuda ısrarcı olmalıyız. Gündem de tutmalıyız. Güneş balçıkla sıvanmaz doğru, bizde istiyoruz ki bizim aydınlanmamış tarihimiz mecra alanlarımız kalmasın. Ülkemizin her şeye ihtiyacı var. En ihtiyacımız olanda birlik ve beraberlik ve kardeşlik sorumluluklarımızdır. Bunun yolu da önümüzde duran ve bize budur diye öğretilen bilgilerin hakikat bağından olması. Hakikat bağının üzümleri olsun istiyoruz. Biz ona gözümüz bakalım. O bizim yolumuza meşale olsun. Değilse ikna etmeyen ve cılız kalan resmi varsayımlarla nereye kadar savunabileceğiz? Köşesinden aldığım alıntı ile aynı deli soruları soran D.Ali ağabeyde aynı konudan muzdarip. Sorular yağmur gibi ama cevaplar işte Himalaya Dağlarında mı? Mariana çukurunda mı siz karar verin.

“Kafamda birçok sorular dolaşıyor ve ben bunlara ikna edici cevaplar vermekte zorlanıyorum. Bir kitap okuyorum, “cevap belki bu olabilir” derken, bir başka kitap onu silip atıyor. Mesela;

1914’te Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte Çanakkale Savaşı da ardından patlak verdi. Çoluk çocuk savaştaydık. Üniversitede okuyanlarla birlikte lisede okuyan öğrencilerin de bir kısmı savaşa katıldılar. Savaşa girerken dört milyon kilometre kare toprağa sahiptik, çıktık 780 bin oldu. Savaşa girerken bir dolar 80 kuruştu. 1916’da “Çanakkale geçilmez.” dedirterek, İngilizlerin başını çektiği haçlı sürüsünü kovduk! İki sene sonra ne oldu, nasıl oldu da 1918’de İngilizler İstanbul’u işgal ettiler? 1923’te İstanbul’dan çekildiler, fakat kısmen kalarak 1936’da terk ettiler (mi?). Beş sene İstanbul’u İngiliz valisi yönetti. İngilizler Çanakkale’ye gelirken, Uzak Doğu’daki Müslümanlara (Yeni Zelanda dâhil.) “İstanbul’u, yani halifeyi düşman işgalinden kurtarmaya gidiyoruz.” yalanıyla oralardaki Müslümanları da peşlerine takarak üzerimize geldiler. Doksanlı yıllara kadar Çanakkale’yi ziyarete açmadık, Neden?  Çanakkale’nin yanında iki milyon civarında Balkan Savaşlarında kaybımız oldu, ölüm ve göçlerden, ama bunlar pek gündemde tutulmadı! Niçin? Orta Doğu’daki, Kuzey Afrika’daki kayıplarımız saklandı. Kutu’l Amare’yi yeni duyduk. Neden? 1927’de ilk nüfus sayımı yapıldığında 13 milyon nüfusumuz vardı ve bunların 9 milyonu kadın, 4 milyonu da yaşlı erkekler ve çocuklardı; çünkü gençler savaşlarda şehit düşmüştü. Azınlıklar Osmanlı döneminde askere alınmazdı; onlar da ticaretle uğraşır ve yurt dışına giderek okurlardı. Savaşlarımızın hiçbirinde onlar yoktu ve fakat sulh döneminde yeni devlet oluşturulurken bürokrasiyi onlar mı oluşturdu? !932’lerde üniversiteler kurulurken, Alman Yahudi’si profesörlerin bu kuruluşlarda nasıl bir etkisi olmuştu? Biz tümüyle Batı emperyalizmine, haçlılara karşı savaşmışken, “Muasır medeniyetler seviyesi- Çağdaş uygarlık düzeyi’nin anlamı ne demekti? Bizim kökümüzü kazımaya gelenlerin uygarlıkları bize niçin bu kadar şirin görünmüştü? Dünyayı kana bulayanlar çobanlar mıydı yoksa üniversite mezunları mı? Mehmet Akif İstiklal Marşı’nda, “ Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ve “ Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli.” dediği için mi “istenmeyen adam” ilan edilerek ülkeyi terk etmeye zorlandı?  Mehmet Akif on buçuk sene sonra (1936 Haziran’ında) Mısır İskenderiye limanından ayrılarak vapurla İstanbul’a geldi. Bunun üzerine dönemin İç İşleri Bakanlığı, İskenderiye Başkonsolosluğuna, “Mehmet Akif’e Türkiye’ye giriş vizesini kim verdi?” diye soruşturma açtı mı? 1925’te ve 1937’de niçin yeniden “İstiklal Marşı” yazma yarışması açıldı? Bunun sebebi ne idi? Akif’in cenaze namazına neden bir resmi görevli katılmadı? Cenazesine katılan üniversite öğrencileri neden nezarete tıkıldı? Tümüyle bir milletin asırlardan beri getirdiği inançları, gelenekleri neden düşman ilan edilerek adeta onlara karşı sindirme hareketi uygulandı.”….Diyen D.Ali Taşçı ağabey’in soruları umarım sizlerinde kafasında yer edinir.

Size bir şey söyleyeyim mi son olarak; Biz yakın tarihimizi övgü-sövgü kıskacından kurtarırsak enerjimizi doğru hamlelerle sinerjiye dönüştürürsek kimselerde kolay kolay mayın tarlasında gezmez ve kimselerde sömürülme gibi çağrışımlara büründüren ve bizi kuşatan ruhumuzu inciten, bedenimize zarar veren ayıplı hiçbir zihni oluşuma müsaade etmez. Farkındalık güneş gibidir. Haksız mıyım?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık