• 19 Ekim 2018, Cuma 9:57
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Osmanlıda Hat ve Ebru Sanatı (3)

Mescid-i Nebevî tamir edilirken, devrin hattatları arasında yarışma açıl­mış, Abdullah Zühdü Bey, komisyonun ve Sultan Abdülhamid’in tercihi ile gidip kıble cihetine yazılar yazmıştır. Ali Ulvi Kurucu rahmetlinin kardeşi Ahmed Ziya bey Mescidde hiç ön safa gelmezmiş. Bir gün Ali ulvi Bey 1. Safın sevabının da daha çok olduğunu hatırlatarak bunun sebebini sormuş.  Kendi de bir hattat olan Ziya Bey “Yahu birinci safın karşısında o kadar gü­zel yazılar var ki, ön safta olunca onlara dalıyor, başka dünyalara gidiyorum ve namazda huzu-huşu zevkini kaybediyorum onun için” demiş.(1)

Eski solculardan Orhan Kemal, bir gün yanındaki arkadaşıyla İstanbul’u gezerken kenar mahallelerin birinde târihî bir Osmanlı çeşmesi görür. Çeşme­nin estetiğine, hattına, zarafetine bakar bakar ve yanındakine dönerek, “Güzel değil mi? Kim ne derse desin, biz ne yazarsak yazalım, adamlar büyük mede­niyet kurmuşlar” sözleriyle Osmanlı’nın mimari ve sanattaki ulaştığı noktayı takdir etmekten kendini alamaz.(2)

Osmanlıdaki sanat aşkına bir misal de; Fâtih Sultan Mehmed’in Aya­sofya’daki resim ve mozaikleri kökten söktürmeyip, mutaassıp kişilerin ten­kitlerine rağmen sâdece üstlerini kireçle kapattırmakla yetinmesi gösterilir.(3) Yine Fâtih zamanında sarayda 500 den fazla değişik branşlarda sanatkârın görev yaptığı ve maaş aldığı bilinmektedir. Osmanlı kendi evlatları gibi, esir aldığı veya devşirdiği gayri Müslim çocuklarına da bu sanat aşkını aşıladığı, Enderun ve benzeri eğitim kuruluşlarında yetiştirdiği ve bunların içinden de târihe nam ve şan veren sanatkârların çıktığı da bugün Batılıların bile itiraf ettiği gerçeklerdendir.(4)

Osmanlı ve Ebru Sanatı:

“Gönül bazen öyle açılır ki bütün fezayı kaplayacak kadar genişler. Me­lekût âleminin kapılarını çalar. Lâhut âlemine yükselir. Genişler bü­yür…Bütün âlem kendisinde yok olup gider. Güzellikler ülkesine varır. Hay­ran olur. O vakit cüz’î iradeyle, küllî iradenin lütfunu bilir. Lütuflar kesbin ve kabiliyetin ölçüsüne göre yağar gelir. Su üzerinde nakışlar zuhur eder. Na­kışlar; ne aklın düşüncesine göre, ne de hayalin kavrayışına göredir. Ancak Allah’ın iradesine ve Allah’ın tecellisine göredir. İşte bu nakıştır, ebrudur, nakş-ı ber âb ebru.”(5)

Ebru bir Türk ve Türkistan sanatıdır. Horasan yöresinde neşv ü nema bulmuş, bilahare göçlerle Anadolu’ya kadem basmıştır. Osmanlı her sanat dalında olduğu gibi Ebruya da kendi medeniyet mührünü vurmuş, geliştirmiş, güzelleştirmiş, kendi ruh haletine göre estetik vermiş ve Ebruzenler onu do­ruğa taşımışlardır. 16. Yüzyılda Avrupalılar bizden aldıkları Ebru sanatını her ilim ve fen dalında yaptıkları gibi kendi malları ve eserleri gibi menşeini giz­leyip, bunun bir Türk estetiği olduğunu söylemeden piyasaya sürmüşlerdir.

Ebru kısaca “renklerin su üstünde raksı” olarak tarif edilmiştir ama bakmasını ve ebrunun derinliklerine dalmasını bilenler için bu tarif kısır kal­maktadır. Son dönen ebru ustalarından Fuad Başar, ebru ile kozmoz (kâinat)  arasındaki benzerlik ve paralelliği şöyle dile getirir:

“Ebru teknesinde kâinatın yaratılışın izlerini görmek mümkündür. Her şey sıvı dolu bir teknenin içine düşen damladan başlıyor ki kâinat da başlan­gıçta bir noktadan ibâretti. Daha sonra kâinat genişlemeye başlamış ve bu genişleme neticesinde zaman ve mekân ortaya çıkmıştır. Bu genişleme devam ederek ve belli bir noktaya, belirli bir gerilme sınırına kadar sürecektir. On­dan sonra da kıyâmet denilen hadise vuku bulacaktır.

Ebru teknesindeki damlalar da bir fırça darbesiyle şekil alırlar ve tekne­nin içine yayılırlar. Bu yayılma teknenin boyutlarıyla sınırlıdır ve dairevi olmaya meyillidir. Kâinattaki gök cisimleri de kürevîdir. Daha sonra ise şekil verme işi gelir ve ardından da tespit. Ebru ustası teknedeki son şekli kâğıda tespit eder. Bu kâinattaki levh-i mahfuza benzetilebilir.

İyi bir Ebru ustası kâğıda baktığında bütün bu safhaları okuyabilir. Ba­tılılar ve fizikokimyacılar ebrunun felsefesi ve mekânizmasının peşine düş­müşlerdir. Kâinatla ebru arasındaki benzeşim onları da büyülemiştir.”(6)

Oryantalistlerin tespitine göre Tasavvuf Mûsikisi ve Ebru birçok psiko­lojik hastalıkların devasına ve şifasına etkili olduğu ispat edilmiştir. Avustur­yalı Sabiha Dinst şöyle der: “Ebrudaki bazı renklerin ucunda vücuda ve ruha bir ışık gibi sızarak oluşturduğu titreşimlerin tedavi edici özelliğine şahit ol­dum. Geleneksel sanatların ve ebrunun özü, kalp ve gönül gözünün açılması­dır.”

Osmanlının olgunlaştırdığı ebru sanatı, bütün âli duygularını yitirme yo­lunda hızla ilerleyen Batı toplumlarında bir kurtuluş reçetesi gibi görülüyor ve hızla yayılıyor.

Dipnotlar:

1- Ali Ulvi Kurucu, “Hatıralar-4”, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yay. İst. 2014, s. 235.

2- İbrahim Refik, “Ulu Çınarın Gölgesinde”, Albatros Yay. İst. 2004, s. 137.

3- Sâmiha Ayverdi, “Ebedî ve Mânevî Dünyası İçinde Fâtih”, Kubbealtı Yay. İst. 2008, s.142.

4- Michel Herbeer’in Anıları,“Osmanlıda Bir Köle”,Çev.Türkıs Noyan,Kitap Yay.İst.2003.s.292.

5- İbrahim Refik, “Köklerden Göklere”, Albatros Yay. 2001, s. 125.

6- İbrahim Refik, “Köklerden Göklere”, Albatros Yay. 2001, s. 131.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık