• 26 Aralık 2015, Cumartesi 10:22
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

NİMET
 

Vuslat ne dedim âhiri hicran dediler

Dertler ne dedim âşığa derman dediler

Gül gonca çemen lâle karanfil nilüfer

Bunlar ne dedim nimet-i Rahman dediler

                 Veysel Öksüz

 

Rabbimiz bize, çeşidiyle, rengiyle, kokusuyla, tadıyla, gö­rüntü­süyle…“sayamayacağımız kadar çok” nimet vermiş­tir.([1]) Kara, hava ve deniz hayvanlarıyla, milyonlarca çeşide varan meyve, sebze ve nebatlarıyla her şey insanoğlu için yara­tılmış,([2]) ve insanoğlunun hizmetine sunulmuştur. Görünce korkup, ürktüğümüz yılan, akrep vb. hayvanların zehirlerinden bile bizler için ilaçlar yapılmaktadır. Kısacası kâinat bizler için yaratılmıştır. Hepsi ayrı ayrı nimetlerdir. Biz sahip olduğumuz nimetlerinin çoğunun farkında değiliz, ancak zayiinde (kaybe­dince) bunların farkına varabiliyoruz. Fıtnat Hanım’ın dediği gibi:

Bilmedim zevk-i visâlin çekmeyince firkatin

Olmayınca hasta kadrin bilmez âdem sıhhatin

“Ayrılık acısını tatmayınca, kavuşmanın zevkini de bilemi­yorum. Tıpkı insanın hastalanmadan sıhhatin kadrini bilmediği gibi.”

Peygamber Efendimiz(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“İman müstesna, hiçbir kimseye sıhhatten daha kıymetli bir nimet ve­rilmemiştir.” ([3])

Bu gerçekleri Şeyh Sadi “her nefes alış verişte Allah bize iki defa hayat veriyor” sözüyle perçinliyor.

Bir gözün yaptığı görevi hakkıyla yapacak bir makine ya­pılabilse, milyar dolarlar değerinde ve stadyum büyüklüğünde olması gerekir deniyor.

"Fani dünya hoştur amma, akıbet mevt olmasa". Şair böyle diyor ama, sonu ölüm olmasa belki dünya bu kadar hoş ve güzel olmazdı. Ölümün, hasta­lıkların([4]) as­lında büyük bir nimet oldu­ğunu sevgili Peygamberimiz hadisle­rinde bil­diri­yor. Necip Fazıl merhum da şöyle der:

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber.

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?

Esas güzel olan, hoş olan, bâkı olan ahirettir. Dünya o gü­zelliğe bizi ulaştıran bir köprü, bir vasıtadır. Gerçek müminin en büyük arzu ve ideali, cennete girip Cemâlullahı görebilmektir. Buda ölmeden mümkün olmayaca­ğına göre, ölüm de güzeldir ve nimettir. Ölemeyip, yatalak, başkalarına muh­taç, gece gündüz ölümü temenni eden, “Azrail (a.s.) bizim ismimizi kayıp mı etti” gibi sözler söyleyenler de, bu söylenenlere en güzel delildir. 

Bir dilim ekmeğin midemize ininceye kadar 900 kişiye ya­kın insanın eli­nin değmesi gerektiğini([5]) idrak ederek, ne büyük nimetler içinde olduğumu­zun bilincinde olmamız gerekir. Her bir nimeti tattığımız zaman, nimeti vereni hatırlamalıyız. Nimeti vereni hatırlamak, nimetin verdiği lezzetten daha lez­zetlidir.

Osmanlıda Huzur Dersleri diye bir adet vardır. Sultanlar zaman zaman, bilhassa ramazan aylarında daha da sıkça, değişik ilim erbabı, tasavvuf erbabı, tarikat erbabı ile sohbet, münakaşa ve münazaralar tertip ettirirlerdi. Sultan lll. Mustafa da böyle bir toplantıda: “Allah'ın verdiği en büyük nimet nedir?” diye sorar. Herkes değişik şekilde görüşlerini dile getirir. Yaka­sında yaz kış de­vamlı lâle taşıdığı için; Lâleli Baba lâkabıyla anılan bir gönül eri, hiç ses çı­karmayınca Padişahın dikkatini çeker ve görüşünü so­rar. O: “Sultanın Al­lah'ın nimetlerinin büyüğü küçüğü olmaz. Hepsi yerine göre önemli ve bü­yüktür. Meselâ önemsemediğimiz küçük abdest bozmak bile çok önemlidir...” deyince padişah cevabı beğenmez ve içinden; “Ev­liya denen şu adamın ver­diği cevaba bak...” gibi düşünceler geçirir. Meclis dağılır. Padişah yatacak küçük abdest bozmaya çıkar ama mümkün değil. Defa­larca bu hâl vuku bulur, ama bir türlü def’i hacet edip rahatla­yamaz. Sabaha karşı çok zor durumda iken yaptığı hatayı anlar ve hemen Lâleli Babaya gider. Yalvarır: “Ben ha­tamı anladım. Allah'ın nimetini  küçümse­dim. Ne olur dua et de Allah beni bu sıkıntıdan kur­tarsın. Çok zor durum­dayım. İstersen yaptırmakta olduğum camiyi sana ba­ğışlayayım. Yeter ki bu sıkıntıdan kur­tulayım...” der. Erenler duâ eder Allah kabul eder ve Padi­şah kurtulur. Böylece padişahların yaptırdığı bütün camiler kendi   isimle­riyle anıldığı halde,Sultan lll. Mustafa’nın yaptır­dığı cami Lâleli Camii diye isimlendi­rilmiştir.([6])

Abbasi Halifelerinden meşhur Harun Reşid ölmüş o esnada kardeşi Behlül Dânâ’ya seni halife yapalım demişler o;

“Müsaade edin de bir istişare edeyim” demiş ve tuvalete girip çıkmış;

“Olamam kusura bakmayın” demiş. Sebebini sormuşlar:

“İstişare ettiklerim müsaade etmedi” demiş. Kiminle ko­nuştun de­mişler:

“Girdiğim yerdekilerle.. Onlar dedi ki: Sakın ha in­sanların içine fazla girme, aralarına karışma ve onlara bu­laşma. Bak biz onların içine gir­meden, ekmek, aş, üzüm, elma gibi her yönüyle ne güzel nimetler idik, bir de şimdiki halimize bak!..”       

Sevgili Peygamberimiz; “Ümmetim ahir zamanda iki ni­met hususunda aldanacaklar, sıhhatlerini koruma ve boş va­kitlerini değerlendirme”([7])  buyuruyor. Gerçekten bugün              kahve­hanelerde, demhanelerde, İnternet Kafelerde, kumar ma­salarında, televizyon başlarında ömür tüketen insanları gör­dükçe, asırlar öncesinden söylenmiş bu ve benzeri hadisleri insan daha iyi anlıyor.

Dipnotlar:

1- İbrahim Sûresi, 34.

2- Câsiye Sûresi, 13.

3- İbrahim Canan, “Hadis Ansiklopedisi”, c. 17, s. 248.

4- Tahirül Mevlevî, a. g. e. c. 2, s. 390.

5- Hasan Çifçi, “Hiciv ve Sosyal Eleştiri”,Kültür Bak.Yay.Ank. 2002,  s. 214.

6- Tarih ve Düşünce Dergisi, 2001, sayı 13, s. 70.

7- Buhârî Rikak 1, Tirmizî  Zühd 1, (2305).

 

 

 

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık