• 26 Kasım 2015, Perşembe 8:33
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Hoca (2)

 

İstiklal Savaşı yıllarında her yönden kendinden isti­fade edilen Akif ve benzerleri, sonraki yıllarda en büyük hakaret­lere, eziyetlere, sürgünlere… duçar olmuşlar, ama Hatay’da referandum söz konusu olunca, inançlı halkı ikna etmeleri için Türkiye’den hocalar, tarikatçılar, şeyhler getirilip                   ko­nuştu­rulduğu gibi, Mehmet Akif Mer­humda sürgünde olduğu Mısır’dan getirilip propaganda yaptırılmıştır.([1]) Rahmetli Ney­zen’de her halde bu ve ben­zeri tutumları görünce o bey­tini söylemiştir.

 

Timur geçtiği yerleri yakıp yıkarak Anadolu içlerine doğru gelmektedir. Akşehir’e yaklaşınca, rivayete göre([2]) halk korkmuş ve Nasrettin Hoca’ya müracaat ederek, illaki bunun zulmünden kurtulmak için bir formül bul­masını iste­mişler. Hoca kurtulamayacağını anlayınca 15 sarık, 15 cübbe istemiş. Ti­mur’un geçeceği yol üzerinde birbirine yakın iki ağacı yarı yerinden kestirip üstüne çıkmış, kollarına da birer ağaç gerdirip, o sarık ve cübbe­leri de birbi­rine ulatıp giyince dev gibi bir adam olmuş.

 Timur’un öncüleri gelince; “Du­run artık! Size buraya ka­dar müsaade ediyorum, bundan öteye geçmeniz caiz de­ğildir, dönün…” gibi sözler söyleyince; ön­cüler korkmuş ve geri dönüp durumu Timur’a haber vermiş­ler. Akşe­hir’de böyle bir nüktedan hocanın oldu­ğunu önce­den du­yan Timur yaklaşmış ve en iyi okçularını çağırıp, elleri­nin uçlarına nişan alıp atmalarını emretmiş.

 

 İkinci ola­rak ayaklarının altlarına ve son olarak da sarığının üst kıs­mına atış yaptırıp sonra sormuş; “şimdi söyle bakalım sen kimsin?” diye. Hoca özür dilemiş ve gerçeği söylemiş. Nük­teler yapıp Timur’u güldürmüş, Timur delinen cübbe ve sa­rıkların yerine yenileri­nin verilmesini emredince hoca; “bir takımda içe çamaşırı vermelerini” iste­miş. Ti­mur; “ben ona bir şey yaptırmadım” deyince Hoca; “haklı­sın sultanım ama ona da ben yaptım!” demiş.

 

Osmanlının son dönemlerinde bile bu sınıfa olan saygı ve hürmeti dile getirmesi açısından şu vakıa da çok ibretli: Sultan Abdülmecid’in oğlu Şeh­zade Ömer Faruk Efendi, Galatasaray Lisesinde okurken, ben şehzadeyim havasıyla izin almadan sınıfı terk eder. Hocası Fehmi Efendi ona iki hafta sonu okulda kalma cezası verir. Şeh­zade bu cezayı çek­tiği halde, Okul müdürü hocadan “ho­cam lütfen affedin, ce­zasını çekti” dediği halde, hoca tale­beyi sınıfı almamakta ıs­rar eder.

 

Neticede çocuğun ba­bası, yani koskoca Osmanlı Devletinin Sultanı gelir ve “Ömer Faruk ellerinizi öpsün de affedin hocam” der. Bu­nun üzerine babasının ve arkadaşları­nın huzurunda el­leri öpülen hoca ona şöyle der: “Sen böyle lâf dinlemez, mağrur bir adam değil, herkesten daha iyi huylu, daha dikkatli ve daha çalışkan olmalısın. Çünkü tari­hin itişiyle bir gün bu ülkenin Padişahlığına getirilirsen, her­kes seni kendisine örnek alacaktır!..”

 

 Şehzadeler bu okulda bütün imtiyazları kaldırılmış yani diğer talebelerden hiçbir farkı olmayan kişiler olarak okurlardı.([3]) Günümüzle kıya­sını değerli okuyucularıma bırakıyor ve son fıkramızı arz ediyo­rum:

Medreselerin, tekkelerin, türbelerin, dergâhların, Kur’an yuvalarının… kapatıldığı ve buralarda okumuş olanların aç­lığa ve sefalete terk edildiği dö­nemde, bir köye tilkiler ta­danmış ve vatandaşın tavuklarının neslini kesmişler.

 Köylü son derece hiddetli, tilkileri yakalamak için ne gerekli ise yapmışlar ve birini yakalamışlar. Köy meydanına toplanmış­lar, verilecek ceza çeşidi husu­sunda münakaşa ediyorlar. Ki­misi diri diri derisini yüzelim di­yor. Kimisi ben­zin döküp ya­kalım diyor. Bir başka gurup aç ve susuz günlerce bekletelim diyor…

Aralarında anla­şamayınca; “ilerden başı sarıklı bir molla geliyor, en iyisi cezayı ona kestirelim” derler ve gelen Hoca’ya durumu söyleyip cezayı onun vermesini isterler. Hoca sırtındaki cübbeyi çıkarıp tilkinin sırtına atar, başındaki sarığı da tilkinin başına ve boynuna dolayıp salıverir, tabii ki tilki kaçar gider. Adamlar pür hiddet hocanın üstüne yürürler ama hoca der ki; “ben ona dünyanın en büyük cezasını ver­dim. Sırtında o cübbe, başında da o sarık olduğu müddetçe nere gitse artık yüzüne bakan olmaz” der(!).

 

 

Dipnotlar:

1- Mustafa Armağan, “Tarihimizle Hesaplaşma”, Profil Yay. İst. 2007, s. 24.

2- Bunlar fıkradır nihayet. Timurla Nasrettin Hoca’nın yaşadığı tarihler aynı dönem değildir.

3- Orhan Karaveli, “Sakallı Celal”, Pergamon Yay. İst. 2004, s. 26.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık