ÜÇ HADİSE ve BİR HAKİKAT
Ahlaki değerlerin yaşanması ve hayata geçirilmesi bakımından gelişmiş, az gelişmiş, hatta gelişmemiş pek çok ülkenin gerisinde kaldığımız söylenir. Gözlemlerimiz de ne yazık ki bunu doğrular nitelikte.
Ve yine ne yazık ki namuslular, namussuzlardan daha cesur değil!
Birinci olay.
Bir dostumuz, sosyal medyada şöyle bir paylaşımda bulundu.
Bir gün, sabah namazından sonra, vaktin çıkmasına yakın bir zamana kadar imam efendiyle ayaküstü sohbet etmişler. Bu kısa sohbet sonrası camiyle bitişik lojman önünde tam vedalaşacakları sırada içinde iki kişinin bulunduğu İzmir plakalı bir otomobil yanlarında durmuş. Gelenlerden biri hocaya:
“Hocam cami açık değil mi? Abdest alıp sabah namazı kılacağız.” demiş.
Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin kabilinden. Hoca efendi, camiyi açıp lavaboyu göstermek yerine, sabah namazı vaktinin çıkmak üzere olduğunu; abdest alıncaya kadar zaten kerahet vaktinin gireceğini, dolayısıyla namaz kılamayacaklarını söylemiş.
İkinci olay.
Bundan birkaç ay evvel iri kıyım, eski kursiyerlerimizden biri büromuza geldi.
Otomobiliyle şehir içinde seyir halindeyken arkasına iki motosikletli genç takılmış. Gençler sağından geçmişler, solundan geçmişler, yolunu kesmişler ama o yoluna devam etmiş. Lakin yolda seyrederken öndeki araç durunca o da durmak zorunda kalmış.
Tam bu sırada gençler yanına gelerek hiçbir sebep yokken bağırıp çağırarak kendisine galiz küfürler savurmuşlar.
Bizimki neye uğradığına şaşırmış. Otomobilden inmiş, küfürde sınır tanımayan delikanlılardan birinin alın çatısının tam ortasına bir yumruk indirmiş. İki seksen, bir doksan delikanlı yere uzanmış.
Eeee başkasının yumruğunu yemeyen, kendi yumruğunu balyoz zannedermiş. Allah’tan herhangi bir sakatlanma, yaralanma olmamış.
Trafik gelmiş, tutanak tutmuş. Bizimkinin ehliyetine el konmuş. Araçtan inip saldırıda bulunması sebebiyle 180.000 TL para cezası almış.
Ödeme imkânı yokken eşten dosttan yardım alarak cezayı ödemiş, ama ehliyeti iade edilmemiş. Ticari araç kullanımı da yasaklanmış. Zar zor elde ettiği SRC ve Psikoteknik belgeleri boşa çıkmış.
Yumruk yiyen çocuğun babası kendisine ulaşmış. Durumu anlatınca baba kendisine hak vermiş, “Eline sağlık! İyi etmişsin!” demiş ama hukuki süreç ve sonuç değişmemiş.
Gelelim üçüncü olaya…
İşyerimiz, şehirdeki büyük halk pazarının yanı başındadır. Perşembe günleri kursumuzun platformu ve kaldırım ile taşıt yolu âdeta işgale uğrar. Zaman zaman 112’den yardım istemek zorunda kalırız.
Geçen perşembe günü yine kurumumuzun önündeki platform yabancı araçların istilasına uğramış; araçlarımızın giriş çıkışı engellenmişti. Öğleden sonra kısa boylu, sakallı, yaşını başını almış bir zat-ı muhterem bağıra bağıra telefonla konuşuyordu. Telefonu yarıda kesip kadın direksiyon usta öğreticimize:
“Çek şu arabanı da ben çıkayım!” diye afra tafra yaptı.
Yanına yaklaştım:
“Niye bağırıyorsun, rica etseydin ya? Üstelik bak bizim yerimizi işgal etmişsiniz.” dedim.
Adam haddini aştı. Hem suçlu, hem güçlü… Benden tapu göstermemi istedi.
Hasbünallah!
“Burası ne kaldırım ne de taşıt yolu.” diyerek sınırı gösterdim ve hır çıkmasın diye gençlere bizim aracı çekmelerini işaret ettim.
Fakat zat-ı muhterem sakinleşmek yerine hömermeye devam etti. Onun yaygarasını duyan çalışanlarımızın dışarı çıktığını görünce:
“Nooo! Hepiniz dışarı çıktınız!” diye efelenmeye devam etti.
“Lütfen arabana bin ve yoluna git!” ricamı da tehdit olarak algıladı. “Öfke gelirse, akıl gider”miş. Adamcağızın aklı gitmiş. Ne yapsan faydası yok! Bizim çalışanlar da yüksek perdeden kendisiyle ağız dalaşına girdiler.
Doğrusu aklıma gelmedi değil: Acaba bu şahıs ille de bir yumruk yemek için mi bu kadar hömeriyordu?
Gençleri susmaya ve çekilmeye davet ettim. “Aman kuzum, bizde bir söz var: ‘İte dalanacağına çalıyı dolan!’ Bazen çalıyı dolanmak, ite dalanmaktan daha iyidir.”
Şimdi bu üç olayı yan yana koyuyorum.
Namaz kılmak isteyen insanlara yardımcı olmak yerine, meseleyi çözümsüzlüğe sürükleyip insanları yüz üstü bırakmak…
Kuralları çiğneyerek tehdit ve küfürle trafikte başkalarının hakkına tecavüz etmek…
Başkasının hakkını çiğneyip pazar yerinde bağırıp çağırmak, hoyratlık ve kabalık etmek...
Bunlar, aynı tavrın üç farklı biçimidir.
İyiliği ve güzelliği yayıp çoğaltan, öfkesine gem vuran, insanlara eziyet etmekten kaçınan, hakkını ararken bile haddi aşmayan bir toplumu, bu şartlarda nasıl inşa edeceğiz?
Böyle bir iklimde hayır, huzur ve barış nasıl neşvünemâ bulacak?