Baba Kucağı
Günlük güneşlik bir havada dolaştı sokakları özgürce. Uzun zamandır uzak olduğu şehriyle hasret giderdi. Yenilenmiş evleri seyredip, şehrin bu kadar hızlı değişmesini yadırgadı. Ancak çaresizdi herkes gibi…
Çocukluğunun geçtiği sokağı seyretti uzunca. Kısa şortla bir sürü çocuğun mahallede koştuğunu, koşarken de kahkahalar attığını düşledi. Derme çatma evlerin önünde güneşin tadını çıkaran komşularını, teyzelerini, annesini anımsadı. İçilen tavşan kanı çayların, hamur kızartmalarının kokusunu içine çekti.
Bedeni ve ruhu bugün de seksenlerde kaldı bir süreliğine. Şehirler de tıpkı insanlar gibi değişiyor ve ölüyordu. Geriye sadece anılar kalıyordu. Bir de “ne güzel günlerdi” söylevleri…


Her şey ölmek, ölebilmek ve yeniden dirilmek içindi. Çoğu insan, salt bedene değer verdiği için bunun ne demek olduğunu ne yazık ki bilmiyordu. Sadece nefes alıyorlardı ve bunu hüner sanıyorlardı.
Evlerinin önünde, akşam ezanından hemen önce babasının gelişini beklerdi. Babası elinde ekmeklerle sokağın köşesinde görününce, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, babasına doğru koşar, onu kucağına almasını isterdi. O kucak, dünyanın en rahat yeriydi. Oradan daha huzur verici bir yer yoktu. Bir gün, o sokağın köşesinden dönen olmadı. İnsanlar azalırken, gözyaşı çoğalıyordu.
Bilirken gidenin bir daha dönmeyeceğini, yine de bekliyordu insan. 44 yaşında beyazlamaya meyilli saçlarıyla yıkılmış, yerine dört katlı apartman yapılmış, eski evlerinin önünde durdu. Zaman, akşam ezanından hemen önceydi. Bekledi babasını…


Hava karardı, yıldızlar mesaisine başladı. Güneş istirahate çekilmiş, ay ortaya çıkmıştı. Ne gelen vardı ne de görünen… Kimse gelmiyordu. Ve gelmeyecekti de…
Özlemek, gideni getirmeye yetmiyordu. Oysa ona yeniden sarılmak için neler vermezdi. Gece yarısı ayrıldı oradan. Gözyaşlarını gizlemek adına hızlıca yürüdü. Elleriyle yüzünü kapattı. Otogara gelip, ilk otobüsle şehirden ayrıldı. Sabah evine ulaştı sonunda. Bir çay demledi. Bir sigara yaktı. Ve bir şiir daha yazdı tüm gelmeyenlere…

