LÜZUMSUZ YAYINLARIN RANT KAYNAĞI OLMAYIN
Kamusal alan, bireylerin ortak meseleler üzerine düşündüğü, fikirlerini dile getirdiği ve toplumun yönünü belirleyen tartışmaların oluştuğu zemindir. Bu alanın genişlemesi ya da daralması ise büyük ölçüde medya aracılığıyla gerçekleşir. Medya; bilgiyi dolaşıma sokan, gündemi belirleyen ve hangi seslerin duyulacağını tayin eden güçlü bir araçtır. Bu gücün nasıl kullanıldığı ise yalnızca bireysel tercihlere değil, toplumsal bilinç düzeyine de doğrudan etki eder.
Medya, doğru kullanıldığında kamusal alanı zenginleştirir; bireyleri düşünmeye sevk eder, sorgulama kültürünü besler ve toplumun kendisiyle yüzleşmesini sağlar. Ancak bu araç, etik sorumluluktan uzaklaşıp yalnızca rant ve reyting kaygısıyla hareket ettiğinde, kamusal alanı daraltan ve tek sesli hâle getiren bir güce dönüşür. Bu dönüşüm, toplumun düşünsel gelişimini desteklemek yerine, bilinç bulanıklığını derinleştirir.
Belli fikirlerin tartışılabileceği bir zemin oluşturabilmek için, bireylerin zihinlerinde sorular uyandıran paylaşımlara ihtiyaç vardır. Aksi hâlde insanlar, kendi söylediklerini yalnızca kendileri duyar hâle gelir. Bu durum, düşüncenin gelişmesini değil, yerinde saymasını beraberinde getirir. Oysa insanoğlu, farklı görüşlere sahip olması ve bu görüşlerin kendisi ile çevresi için faydalı olacağına inanması bakımından düşüncelerini paylaşma ihtiyacı duyar. Bu paylaşımın en etkili yollarından biri ise medyadır.
Ne var ki günümüzde medya, çoğu zaman bu işlevinden uzaklaşmakta; bireyleri bilgilendirmek yerine yönlendiren, hatta sömüren bir yapıya bürünmektedir. İnsanların hayatındaki farklılıkları, sorunları ve duygusal hassasiyetleri rant kaynağı olarak gören yayın anlayışı, medyanın en sorunlu yüzlerinden biridir. Bu anlayış, bireylerin bilinçlenmesine değil; kolay yönlendirilebilir hâle gelmesine hizmet eder.
Özellikle “gündüz kuşağı” adı altında sunulan programlar, bu durumun en somut örneklerindendir. Topluma herhangi bir fayda sunmayan, aksine bireylerin zihninde karmaşa oluşturan bu içerikler; zaman israfını normalleştirmekte ve düşünme becerisini köreltmektedir. Bu programların, aile yapısının zarar görmesinde ve bireylerin hayata bakışının bozulmasında etkin rol oynadığı göz ardı edilemez.
Daha önce evlilik programları adı altında yayımlanan ve toplumda ciddi tepkilere yol açan içeriklerin kaldırılmasının ardından, benzer formatların farklı adlarla tekrar ortaya çıkması tesadüf değildir. Bu durum, sorunun tekil programlardan değil; yayın anlayışının kendisinden kaynaklandığını göstermektedir. İnsanların bilinçsizliğe sürüklenmesinde pay sahibi olan bu yayınlar, aynı zamanda gerçek ile kurgu arasındaki sınırı da belirsizleştirmektedir.
Medyanın olumsuz etkileri yalnızca televizyonla sınırlı değildir. Sosyal medya da günümüzde en az televizyon kadar etkili bir medya alanı hâline gelmiştir. Ancak sosyal medyanın yerinde ve zamanında kullanılmaması, bireyleri bilgiye değil; manasız, yüzeysel ve yanıltıcı içeriklere maruz bırakmaktadır. Bu tür paylaşımlar, kişilik kaybına ve gerçeklik algısının zedelenmesine yol açmaktadır.
Özellikle son yirmi yılda, bireylerin zamanını ve zihnini işgal eden bu tür içeriklerin artması dikkat çekicidir. Kaybedilen zamanın geri getirilemeyeceği gerçeği ortadayken, bireyleri bu durumun bir israf olduğuna ikna etmek giderek zorlaşmaktadır. İnsanlar, kendilerine gerçekten fayda sağlayacak içerikler yerine; şakşakçılığı ve kolay tüketimi tercih etmeye yönlendirilmektedir.
Oysa medya, insanları karanlığa sürükleyen bir araç olmak zorunda değildir. Bilimi, araştırmayı ve düşünmeyi merkeze alan yayınlar, bireylerin ufkunu genişletebilir ve toplumsal dönüşümün önünü açabilir. Faydasız yayınlardan uzak durmak, yalnızca bireysel bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur.
Sonuç olarak, lüzumsuz yayınların rant kaynağı olmak; geçmişte kaybedilen zamanı geri getirmeyeceği gibi, geleceğe dair umutları da zayıflatacaktır. Buna karşılık, araştırmaya dayalı ve bilinçlendirici içeriklere yönelmek, hem bireyin hem de toplumun kazancıdır. Medyanın olumsuz yönlerine karşı bilinçli bir duruş sergilemek, kamusal alanın yeniden anlam kazanmasının temel şartıdır. Zamanımızı gerçekten yaşadığımızı hissettiren yayınlarla değerlendirmek ise, hem düşünsel hem de insani bir kazanım sağlayacaktır.