KÜLTÜREL MİRASIMIZ: SULAK ALANLARIMIZ
“Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi”, 1971 yılı Şubat ayında İran’ın Ramsar kentinde imzalanmıştır. Ramsar Sözleşmesi olarak anılan sözleşme, taraf olan ülkelerin her birini, sulak alanları korumakla ve bunların akılcı yönetimini sağlamakla yükümlü kılmaktadır.
Dünya’daki Dereler, nehirler, göller, göletlerin, kısaca sulak alanların korunmasının önemi konusunda farkındalık sağlamak, sulak alanların durumu hakkında kamuoyunun dikkatini çekmek üzere 1997 yılından bu yana Sözleşmenin imzalandığı 2 Şubat tarihi, “Dünya Sulak Alanlar Günü” olarak kutlanmaktadır. Tabii kutlanacak sulak alan kaldıysa.
Tüm ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de su, sanki sınırsız bir doğal kaynak gibi görülmekte, hiç tükenmeyecekmiş gibi hoyratça harcanmaktadır. Ancak yetkili yetkisiz herkesin yaptığı küçük hatalar su kaynaklarının zamanla kurumasına, hatta yok olmasına neden olabiliyor. Sulak alanlar sınırsız kaynak değildir. İnsan eliyle yapılan bilinçsiz ve aşırı su kullanımıyla su rejimini bozabiliyor. Şimdi kalkıp tüm bunlarının nedeni olarak iklim değişikliğini göstermek sadece kendimizi kandırmaktan öteye gidemez.
Uluslararası Sulak Alanlar Koruma Sözleşmesini takip eden Ramsar Sekretaryası, 2026 Dünya Sulak Alanlar Günü’nün bu yılki temasını “Sulak Alanlar ve Geleneksel Bilgi: Kültürel Mirası Kutlamak” olarak açıkladı. Küresel kampanya, sulak alan ekosistemlerinin sürdürülebilirliğinde ve kültürel kimliğin korunmasında geleneksel bilginin zamansız rolüne dikkat çekiyor.
Sulak Alanlarımızın korunması ülke tarımın teminatıdır, gıda güvenliğinin sigortasıdır. Aynı zamanda İklim değişikliğinin, doğal dengenin teminatıdır; toprak bütünlüğümüzün teminatıdır. Kısaca Sulak Alanlarımız geleceğimizin ve geçimimizin teminatıdır; yani sulak alanlarımız can damarımızdır.
Sulak alanlar, tatlı su temini, gıda ve inşaat malzemeleri, biyolojik çeşitlilik, sel kontrolü, yeraltı suyu yenilenmesi ve iklim değişikliğinin hafifletilmesi gibi insanlığa sağladıkları sayısız fayda veya "ekosistem hizmeti" nedeniyle vazgeçilmezdir. Sulak alanlar, Dünya'nın kara yüzeyinin yalnızca yaklaşık %6'sını kaplamasına rağmen, tüm bitki ve hayvan türlerinin %40'ı sulak alanlarda yaşar veya ürer.
Ancak, sulak alanlar en çok tehdit altında olan ekosistemdir. Ramsar Sözleşmelerine göre, geçen yüzyılın başından bu yana Dünya Mirası sulak alanlarının %64'ü yok olmuştur. Dünyanın çoğu bölgesinde sulak alanlar azalmaya devam ederek insanlara sağladıkları faydaları tehlikeye atmaktadır. Yapılan araştırmalar göre sulak alanları doğal ormanlardan üç kat daha hızlı kaybediyoruz. Bu nedenle, sulak alanların korunması, 2030 yılına kadar Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşılmasına yardımcı olabilecek insanlığın hayati bir görevidir.
Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre; Türkiye'de 138 sulak alan bulunmaktadır. Bunların 14'ü Ramsar Alanı, 59'i Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan ve 65'i Mahalli Öneme Haiz Sulak Alandır. Konya kapalı havzasında bulunan Meke Maarı (Karapınar’daki Meke Krater Gölü) 2005 yılında, Kızören Obruğu ise 2006 yılında Ramsar Alanı olarak ilan edilmiş ve uluslararası koruma altına alınmıştır.
4915 Sayılı Kara Avcılığı Kanunun 4. maddesi 4. paragrafında “…canlıların üremesine ve korunmasına imkan veren doğal yaşam ortamları zehirlenemez, sulak alanlar kirletilemez, kurutulamaz ve bunların doğal yapıları değiştirilemez” hükmü gereği sulak alanların kirletilmesi, kurutulması ve doğal yapılarının değiştirilmesi yasaklanmıştır” ifadesi yer almasına rağmen 20'nci yüzyılın başında yaklaşık 2.5 milyon hektar olan sulak alanının özellikle son kırk yılda çevre tahribatlarıyla birlikte yaklaşık % 50 sinin habitatının geri dönüşü olmayacak biçimde kaybedilmiştir. Tedbir alınmaz ise kalan yarısı da yok olma tehlikesi altındadır. Uzağa gitmeye gerek yok Tuz Gölü, Beyşehir Gölü, Akşehir Gölü, Eber gölü, Ereğli Akgöl, Apa ve Altın Apa baraj göllerinin durumuna bakın yeter.
Türkiye yarı kurak iklim kuşağında yer aldığından, su ve su kaynakları ile sulak alanların akıllı yönetilmesi ve verimli kullanılması gerekmektedir. Ancak, ülkemizde sürdürülebilir su yönetimi ve sulak alanlarla ilgili mevzuat ve sorumlu kurum ve kuruluş karmaşası maalesef devam etmektedir.
Su kaynaklarımızın başında gelen sulak alanlarımızı kadim geleneğimizin kültürel bir mirası olarak kabullenmeli, gelecek nesillerin birer emaneti gözüyle de ele alınmalıdır. Emanete sahip çıkmak hem yetkililerin hem de bireyler olarak hepimizin görevidir. Suları kullanırken dikkatli olalım sonra hasret kalmayalım. Kalın sağlıcakla.