ATA YURDUNDA MEDENİYETİN İZLERİ (II)
Özbekistan'da çarşıda, pazarda ve gündelik insan ilişkilerinde gözlemlediğimiz nezaket, misafirperverlik, ölçülülük ve geleneksel ahlâk anlayışının izleri bizi sevindirmekle kalmadı, aynı zamanda umutlandırdı.
İşte biz, böylesine zengin bir tarihî ve kültürel mirasın izlerini taşıyan ata yurduna, geçmişin ihtişamını görmek kadar, o ihtişamın bugünkü insanın hayatında ne ölçüde karşılık bulduğunu anlayabilmek ümidiyle gitmiştik.
Acaba bu büyük medeniyetin ilim, irfan, ahlâk ve insan anlayışından bugüne neler kalmıştı? Bu değerler yalnızca tarihî eserlerde, müzelerde ve kitaplarda mı yaşıyordu; yoksa insanların gündelik hayatında, birbirleriyle ilişkilerinde, davranışlarında ve hayata bakışlarında da karşılık buluyor muydu?
Sekiz günlük seyahatimiz boyunca bu soruların cevaplarını aradım. Elbette bir grupla seyahatin sınırlı imkânları içerisinde gördüklerim, bütün bir toplum hakkında hüküm vermeme yetmezdi. Ancak gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarım üzerinde düşünmeme de engel değildi.
Taşkent’te cuma namazına akın akın gelen gençlerin cami avlusunu doldurması dikkat çekiciydi. Namaz sonrası görüştüğüm caminin imam hatibyle ülkenin dinî ve sosyal hayatı üzerine, birbirimizin anlayabileceği ortak kelimeleri kullanmaya özen göstererek, sohbet ettik. Kendileri bana, cami çalışanları tarafından pişirilen Özbek pilavını ikram ettiler.
Hoca efendiye cami avlusu içinde özel bir çalışma ofisi tahsis edilmişti. Hoca efendi, hafızların eğitimiyle ve halkın sorularıyla ilgilenmek üzere camide kalmaya devam etti. Vedalaşırken ziyaretimden ve kendisini Türkiye’ye davet etmemden dolayı memnuniyetini dile getirdi. Üzerimde kalmasın, soran herkese selamı var..
Bu ikram ve camide yürütülen dinî hizmetler, medeniyetimizde cami, medrese ve imarethanenin birbirini tamamlayan kurumlar olduğunu gözlerimiz ününe serdi.
Gezdiğimiz cadde ve sokaklarda sigara içenlere pek rastlamadık. İnsanlar kendi hâllerinde yürüyüp gidiyor, kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. İnsanların birbirini rahatsız edici biçimde süzdüğüne de rastlamadık. Geniş ve kalabalık çarşılarında ne gürültü patırtı ne de yüksek müzik sesi vardı.
Yeni açılan taşıt yolları düzenli ve geniş. Elbette bizde olduğu kadar değil ama onlar da araç kornasını kullanmaktan çekinmiyorlar. Şehirlerin eski mahalleleri geleneksel Türk şehir mimarisinin izlerini taşıyor. Evler birbirine yaslanmış. Rehberlerimize komşuluk ilişkilerini sorduğumda aldığım cevaplar içimi ısıttı. Kadınların giyiminde ölçülü ve geleneksel tarz dikkat çekiyordu.
Buhara’da öğle yemeği için gittiğimiz restoranın içinde kadınlar, Kur’an okuyup ilahi söylüyordu. Sorduk. Rehberimiz, böyle bir geleneğin bulunduğunu; umre dönüşü, genellikle kadınların yemekli toplantılarda buluşup program yaptıklarını söyledi. Bir de baktık ki biz yemeği bitirip dışarı çıkarken aynı grup, müzik eşliğinde oynuyordu. Bizde bir şaşkınlık… Böyle bir durumda erkeklerin durup seyretmesi ayıp sayılırmış.
Rehberimiz, ülkede adlî vaka sayısının düşük olduğunu, nüfusun önemli bir bölümünün gençlerden oluştuğunu söyledi. Ne var ki evlenme yaşı yükselirken boşanma sayısında artış gözlemleniyormuş.
Alışverişlerde kıyasıya pazarlık yapılıyor. Ancak ne bir kasılma ne bir zorlama söz konusu. Müşteriye içten ve sıcak davranıyorlar. Semerkant’ta tuhafiyeci bir genç, çocuğunu tedavi ettirmek için Türkiye’de bulunmuş, alışveriş yapmadığımız hâlde bizlere çay ve çikolata ikramında bulundu.
Özbekistan'ın ekonomik hayatında tarım, hayvancılık, ticaret ve turizmin önemli bir yer tuttuğunu öğrendik. Çarşı ve pazarlarda sebze ve meyve çeşitliliği dikkat çekiyordu. Pamuk, hububat ve pirinç önemli tarım ürünleri arasında yer alıyormuş. Sanayileşmenin boyutları hakkında ise yeterli bilgi edinemedik. Bol sıfırlı Özbek somu da alışverişlerimizde zaman zaman hesap yapmamızı güçleştirdi.
Güzel bir tesadüf mü, yoksa tevafuk mu demeli? Ata yurdunda bulunduğumuz günlerde, 21 Ekim Özbek Dili Bayramı'nda Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Özbek alfabesindeki bazı harflerin değiştirilmesini öngören kanunu imzaladı. Özellikle Ö, Ğ, Ş ve Ç harflerinin kabul edilmesi, Türk dünyasının alfabeleri arasındaki yakınlaşma bakımından anlamlı bir gelişmeydi.
Ümit ediyorum ki yakın bir gelecekte, Rus ve Sovyet dönemlerinden miras kalan “-ov, -ev, -ova, -eva” soyadı ekleri de yerini Özbekistan'ın kendi dil ve kültür geleneğine uygun soyadı biçimlerine bırakacaktır.
Dilde ve yazıda sağlanacak yakınlaşma, Türk dünyasının birbirini daha iyi tanımasına ve ortak kültür mirasını geleceğe taşımasına ciddi katkılar sunacaktır.
Özbekistan'dan dönerken bir kez daha anladık ki tarih, yalnızca geçmişte yaşananların hikâyesi değil; dilimizde, inancımızda, kültürümüzde ve gönül dünyamızda yaşamaya devam eden ortak hafızamızdır.
Bize düşen, bu hafızayı yalnızca hatırlamak değil; ilimle, irfanla, ahlâkla ve kardeşlik hukukuyla geleceğe taşımaktır.