Kalabalıklar İçinde Kimsesiz Ölmek
Çünkü süslü sosyal medya vitrinlerinin, kusursuz hayat fotoğraflarının ve hiç durmadan parlayan ekranların ardında sessiz bir salgın büyüyor:
Yalnızlık.
Japonların bu acı tabloyu anlatan ağır bir kelimesi var: Kodokushi. Türkçeye “yalnız ölüm” diye çevriliyor. Bir insanın evinde tek başına hayatını kaybetmesi ve yokluğunun ancak günler, hatta bazen haftalar sonra fark edilmesi…
Japonya bu dramı uzun süre yaşlanan nüfusun ve çözülen aile bağlarının bir sonucu olarak tartıştı. Oysa bugün yalnız ölüm artık yalnızca yaşlıların meselesi değil. Gençlerin, çalışanların, dışarıdan bakıldığında hayatın tam merkezindeymiş gibi görünen insanların da kapısına dayanıyor.
Son yıllarda gazetelerde giderek daha sık karşılaştığımız “Evinde ölü bulundu” haberleri, yalnızca bir ölüm biçimini anlatmıyor. Bu haberler, bir insanın yokluğunun onca kalabalığın içinde zamanında fark edilmediğini de söylüyor.
Belki de asıl sarsıcı olan bu.
Bir insanın çevresinde ne kadar kalabalık bulunduğu ile gerçekten kaç kişi tarafından görüldüğü, duyulduğu ve merak edildiği aynı şey değil.
Bugün binlerce takipçimiz, yüzlerce kayıtlı arkadaşımız olabilir. Paylaştığımız bir fotoğraf saniyeler içinde yüzlerce beğeni alabilir. Fakat telefonumuzu birkaç gün kapattığımızda kapımızı çalacak kaç insan var? Sesimizdeki değişikliği anlayacak, “İyi değil gibisin” diyecek kaç dostumuz kaldı?
Modern dünya bize sürekli daha fazlasını vaat etti: Daha fazla seçenek, daha fazla özgürlük, daha fazla görünürlük…
Fakat seçenekler çoğalırken bağlarımız zayıfladı. Görünürlüğümüz arttıkça gerçekten görülme ihtiyacımız büyüdü. Herkese ulaşabilir hâle geldik ama kimseye tam anlamıyla dokunamaz olduk.
Bize “Sen her şeyin en iyisine layıksın” denildi. Bu cümle başlangıçta insan onurunu hatırlatıyordu. Zamanla bazı ellerde “Kimseye katlanmak zorunda değilsin” buyruğuna dönüştü. Kendine değer vermekle yalnızca kendini önemsemek, sınır koymakla herkesi hayatından çıkarmak, özgürleşmekle bağ kurmaktan kaçmak birbirine karıştı.
İlişkileri de tüketim nesnesi gibi görmeye başladık. Bir dostluk zorladığında, bir evlilikte anlaşmazlık çıktığında, karşımızdaki insan beklentilerimizi eksiksiz karşılamadığında gözümüz hemen bir sonraki seçeneğe kaydı. Çünkü ekran bize daima daha iyisinin bir tık ötede olduğu yanılsamasını sundu.
Oysa bir tık ötede çoğu zaman daha iyi bir insan değil, yalnızca yeni bir profil vardı.
Sevgi emek ister. Dostluk zaman ister. Evlilik sabır, aile fedakârlık, gerçek yakınlık ise insanın gerektiğinde kendi konforundan vazgeçmesini ister. Fakat çağımız bunların hepsini yük gibi gösteriyor. Bir başkasının derdiyle uğraşmayı, onun hastalığında yanında durmayı, yaşlanan anne babayı aramayı ve kırıldığımız bir dostla yeniden konuşmayı hayatımızı aksatan angaryalar sayıyoruz.
Kendimizi korumayı öğrendik ama birbirimizi kollamayı unuttuk.
Elbette yalnız kalan her insanı bencillikle suçlayamayız. Yalnızlık yalnızca bireysel tercihlerin sonucu değildir. Büyük şehir hayatı, ağır çalışma koşulları, ekonomik kaygılar, göç, yaşlılık, hastalık ve ruhsal sorunlar da insanları birbirinden koparıyor. Bu nedenle meseleyi yalnızca “Kendiniz ettiniz” kolaycılığıyla açıklamak, yalnızlığın mağdurlarını bir kez daha suçlamak olur.
Fakat toplumsal düzenin payını kabul etmek, kişisel sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.
Ne zaman bir yakınımızı “Sonra ararım” diyerek ertelediysek, ne zaman kırgınlığımızı sevgimizden daha değerli gördüysek, ne zaman bir insanın sessizliğini “Beni ilgilendirmez” diye yorumladıysak bu duvarlara bir tuğla da biz koyduk.
Yalnız ölüm, hayatın sona erme biçiminden daha fazlasıdır. Bir insanın yokluğunun fark edilmemesidir. Toplumun en küçük birimi olan “biz”in parçalanıp yalnızca “ben”lerden oluşan soğuk bir kalabalığa dönüşmesidir.
Bu nedenle çözüm büyük sloganlarda değil, küçük ve ısrarlı temaslarda olabilir.
Uzun zamandır aramadığımız kişiyi aramakta…
Tek başına yaşayan komşunun kapısını çalmakta…
Bir dostun “İyiyim” cevabıyla yetinmeyip gözlerinin içine bakmakta…
Aile sofralarını telefon ekranlarına teslim etmemekte…
Sevdiğimiz insanları yalnızca mutlu günlerinde değil, yüklerini taşıyamadıkları zamanlarda da sevmekte…
Bir gün gazetelerde “Evinde ölü bulundu” haberlerini daha sık görebiliriz. Fakat buna alışmak zorunda değiliz. Yalnızlığı çağın kaçınılmaz kaderi gibi kabullenmek yerine, birbirimizin yokluğunu fark edecek kadar yakın kalmayı yeniden öğrenebiliriz.
Çünkü bir insan için en büyük güvence, öldüğünde bulunmak değildir.
Yaşarken unutulmadığını bilmektir.