Gülümserken Düşmemek
İnsanların bizi nasıl gördüğü ile gerçekte nasıl olduğumuz arasında bazen derin bir uçurum vardır. Karşı taraftan bakanlar sağlam bir zeminde yürüdüğümüzü sanırken, biz aslında her an kopabilecek ince bir ipin üzerinde dengede kalmaya çalışıyor olabiliriz. İşin en garip tarafıysa şudur: Düşmekten korktuğumuz anlaşılmasın diye daha çok gülümseriz. Çünkü gülümsemek, her zaman mutluluğun işareti değildir. Kimi zaman insanın kendini saklamak için öğrendiği en kolay yöntemdir.
Hayatın içinde bazı insanlar vardır; girdikleri ortamın havasını değiştirirler. En gergin anlarda bile bir tebessüm bırakır, çevrelerindeki insanları iyi hissettirmeyi başarırlar. Onlara bakıldığında hayatla barışık, güçlü ve neşeli oldukları düşünülür. Oysa kimse, yalnız kaldıklarında hangi düşüncelerle baş başa kaldıklarını, gün boyunca ayakta kalabilmek için içlerinde ne kadar mücadele verdiklerini bilemez. Çünkü insanları güldüren kişinin üzülmeye hakkı yokmuş gibi davranılır. Herkese destek olanın desteğe ihtiyaç duyabileceği, güçlü görünenin de yorulabileceği çoğu zaman unutulur. Oysa bir insanın başkalarını mutlu edebilmesi, kendisinin de mutlu olduğu anlamına gelmez. Güçlü görünmek, hiçbir şeyden etkilenmemek demek değildir. Fakat insan, bir kez kendisine biçilen rolü oynamaya başladığında onun dışına çıkmak kolay değildir. İnsanlar seni hep gülerken tanımışsa, sustuğunda ne olduğunu merak ederler. Hep güçlü görünmüşsen, yorulduğunu söylediğinde şaşırırlar. Herkesin derdini dinlemişsen, kendi derdini anlatmaya başladığında sessizlik değişir. Çünkü çoğu insan, karşımızdaki kişinin tamamını değil, bize gösterdiği tarafını tanımayı tercih eder. Belki biz de buna farkında olmadan izin veririz. Kırılganlığımızı gösterirsek eksileceğimizi, anlaşılmayacağımızı ya da insanların gözündeki yerimizi kaybedeceğimizi düşünürüz. Bu yüzden iyi olmadığımız zamanlarda bile iyi görünmeye çalışırız. Bir süre sonra bu çaba yalnızca başkalarını ikna etmek için takılan bir maske olmaktan çıkar; insan, o maskenin altında kendi yüzünü unutmaya başlar. Gerçek duygularını sürekli erteleyen biri, zamanla neye kırıldığını, neyin onu yorduğunu ve aslında ne istediğini ayırt edemez hâle gelir. Gün içinde kalabalıkların arasında kaybolan düşünceler, sessizlik çöktüğünde yeniden ortaya çıkar. İnsan kendinden uzaklaşmak için ne kadar çok yol yürürse yürüsün, günün sonunda yine kendisine döner. Belki de bu yüzden bazı mücadeleler dışarıdan hiç anlaşılmaz. Bir insanın hayatında her şey sıradan görünürken, içinde büyük bir dayanma çabası yaşanıyor olabilir. Aynı yerlere gider, aynı insanlarla konuşur, alışıldığı gibi davranır. Fakat bütün bunları sürdürebilmek için ne kadar güç harcadığını yalnızca kendisi bilir. Hayatın görünmeyen tarafı belki de tam olarak budur: Kimse fark etmeden ayakta kalmaya çalışmak. Ancak insan sürekli kaçamaz. Her şeyi tek başına taşıyamaz. Her gün aynı gücü göstermek zorunda da değildir. Bunu kabul etmek zayıflık değil, kendine karşı duyulabilecek en büyük dürüstlüktür. Çünkü bize uzun zamandır güçlü olmanın, hiçbir şeyden etkilenmemek olduğu öğretildi. Oysa gerçek güç, yorulduğunu fark edebilmektir. Herkes senden bir şey beklerken bir an durup kendine, “Ben gerçekten nasılım?” diye sorabilmektir. Bu sorunun cevabı her zaman güzel olmayabilir. İnsan, uzun zamandır taşıdığı şeylerin onu ne kadar yorduğunu fark edebilir. Başkalarının sesini dinlerken kendi sesini duymadığını anlayabilir. Fakat belki de iyileşmenin başladığı yer tam olarak burasıdır: Kendine yalan söylemeyi bıraktığın yer. Her zaman gülümsemek zorunda değiliz. Her ortamın neşesi olmak, herkesi mutlu etmek ya da insanların bizden beklediği güçlü karakteri her gün yeniden canlandırmak zorunda da değiliz. Çünkü hayat bir sahne değildir ve bizler, başkalarının keyfi yerinde olsun diye yazılmış karakterler değiliz. Yorulacağız. Susacağız. Bazı günler hiçbir şey anlatmak istemeyeceğiz. Bunların hiçbiri bizi eksiltmeyecek. Asıl tehlike, insanların bizi sevmesi için sürekli başka biri olmaya çalışmamızda saklıdır. Herkesin görmek istediği kişiye dönüşmeye çalışırken kendi içimizde kaybolursak, bir gün dönüp baktığımızda bizi gerçekten tanıyan hiç kimsenin olmadığını fark edebiliriz. Belki daha da acısı, kendimizi bile tanıyamaz hâle geliriz. Bu yüzden insan zaman zaman gülümsemeyi bırakıp yüzündeki yorgunluğa bakmalıdır. Kendine dışarıdan değil, içeriden bakmalıdır. Herkesin alkışladığı kişiyi değil, yalnız kaldığında karşılaştığı insanı tanımaya çalışmalıdır. Çünkü günün sonunda bizi ayakta tutacak olan şey, insanların hakkımızda ne düşündüğü değildir. Onların gözünde ne kadar güçlü göründüğümüz de değildir. Asıl mesele, bütün roller ve beklentiler geride kaldığında kendimizle kalabilmektir. Belki hayat boyunca hepimiz zaman zaman ince iplerin üzerinde yürüyeceğiz. Düşme ihtimali hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmayacak. Korkacağız, tereddüt edeceğiz, yorulacağız. Ancak sırf insanlar bizi izliyor diye yürüyüşümüzü bir gösteriye dönüştürmek zorunda olmadığımızı bilmeliyiz. Çünkü insan, başkalarını eğlendirdiği kadar değerli değildir. Gülümsediği kadar güçlü de değildir. Hiç kimse, içindeki mücadeleyi saklamak zorunda olduğu için kahraman olmak zorunda değildir.
Bazen insanın yapabileceği en cesur şey, gülümsemeyi bırakıp gerçekten nasıl olduğunu kendine itiraf etmektir. Belki de düşmekten asıl kurtaran şey, hiç düşmeyecekmiş gibi davranmak değildir. Yorulduğunda durabilmektir. İnsanlara değil, önce kendine karşı dürüst olabilmektir. Çünkü bazı mücadeleler alkışlarla kazanılmaz. Bazı savaşların tek tanığı insanın kendisidir. Ve insan, bütün dünyayı güldürmeye çalışırken kendini kaybetmemeyi öğrendiğinde, işte o zaman gerçekten ayakta kalmayı başarır.