TERÖRSÜZ TÜRKİYE
Türkiye’nin terör bataklığına sürüklenmesi ve bu bataklıktan çıkma süreci.
Okuduğumuz tarihe göre I. Dünya Savaşı'nın merkezinde, dönemin büyük imparatorluklarıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu da vardı.
Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu tarih sahnesinden silindi. Bu imparatorlukların coğrafyasında pek çok yeni ulus devlet ortaya çıktı.
Bizim payımıza da, Türkleri geldikleri Türkistan bozkırlarına süremeye güç yetiremedikleri için kolu budu budanmış, Anadolu’da uğruna fazlasıyla kan ve can verdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti düşmüştü.
I. Dünya Savaşı'nın çözemediği meseleler, ağır barış şartları ve büyük güçlerin hâkimiyet mücadeleleri, yirmi yıl sonra dünyayı yeniden savaşa sürükledi. Bu, ikinci büyük savaştı.
Bu savaşın ardından dünya, bu defa iki büyük güç merkezinin hâkim olduğu bir düzleme girdi.
II. Dünya Savaşı sonrasında, emperyalizm yeni biçimler kazanarak varlığını sürdürdü. İslam'ın ve Allah Resulü'nün şiddetle karşı çıktığı bu anlayış; ister kapitalist ister komünist olsun, güçlü devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda başka devletleri ve halkları ekonomik, siyasi, askerî ve kültürel yollarla baskı altına alıp sömürmesine veya egemenliği altında tutmasına dayanıyordu.
Bu dönem sonunda Batı'nın siyasi ve kültürel değerleri, yalnız kendi toplumlarına mahsus tercihler olmaktan çıkarılıp bütün insanlık için vazgeçilmez bir model gibi sunuldu. Demokrasi ve sekülerizm yeni dünya tasavvurunun başlıca kavramları hâline geldi.
Elbette bu iki yönlü kanırtma milletimizin canını yaktı. Batı’dan esen bu rüzgâr, bütün direniş, itiraz ve karşı çıkışlara rağmen Türkiye’nin Batısını etkisine almış; lakin Doğusunda istediğini elde edememişti.
Hatta İslâmi referansları kullandıkları hâlde farklı siyasi ve toplumsal amaçlara yönelen birtakım cemaat ve gruplar o bölgedeki geleneksel yapıyı bütünüyle değiştirememişti. Zira Doğu’nun insanı için, İslam’dan mülhem olmayan hiçbir düşünce ve sistem meşru değildi.
Netice itibariyle Türkiye'nin Batısında farklı, Doğusunda farklı bir anlayış ve yaşayış biçimi ortaya çıkmıştı. Bu farklılığın ya zorla ortadan kaldırılması ya da Türkiye'nin ikiye bölünmesi hedefleniyordu. Sonuçta, ister bölünsün ister bütün kalsın, ekserisi Kürt olan Doğu halkının, İslam'la ve İslam'ın değerleriyle yüzyıllar boyu oluşturduğu güçlü bağ, Batı’nın demokrasi ve sekülerizm dayatmasıyla büyük bir aşınmaya uğrayacaktı.
PKK'nın ortaya çıkışı ve kırk yılı aşan faaliyetleri, yalnız Türkiye'nin iç dinamikleriyle açıklanabilecek bir hadise değildir. PKK'nın varlığını sürdürmesi ve güçlenmesi uluslararası şartlardan ve dış desteklerden bağımsız değildi.
1970'lerin başından itibaren şekillenmeye başlayan Abdullah Öcalan çevresindeki Marksist-Leninist hareket, 1978'de Partiya Karkerên Kurdistanê (Kürdistan İşçi Partisi-PKK) adıyla örgütlendi ve önce o bölgede hâkim olan ağalık ve şeyhlik sistemine savaş açtı. Sonra da bölge halkını özgürleştirme vaadiyle aldatıp meşum planını uygulamaya koydu. Zamanın bütün iletişim ve etkileşim imkânlarını ve silahlarını kullanarak bölgemizin insani değerlerini, birliği ve dirliğini darmadağın etti.
Yeni dünya düzeninin sahipleri PKK’ya yol açtı; para, imkân, silah ve teçhizat bakımından her türlü desteği verdi. Elbette başka etmenler de vardı; lâkin yaşanan göçler ve bölge halkına sunulan yeni hayat vaatleri, insanların sıkı sıkıya tutunduğu İslami değerlerle bağlarının zayıflamasını hızlandırdı.
1984’te gerçekleştirdiği ilk baskından sonra PKK, Türkiye’ye karşı savaş açarak devletin varlık ve beka meselesi hâline geldi. Hâkim güçler ve gizli servisler adına Türkiye’nin emeğini, enerjisini ve zamanını çaldı.
Malumun ilamıdır: Kırk yılı aşan terör, on binlerce insanın hayatına mal oldu; yüz binlerce insanın hayatını doğrudan etkiledi. Türkiye'nin yatırıma, üretime ve kalkınmaya ayırabileceği muazzam bir ekonomik kaynak da bu mücadelede tüketildi. Bunun maddi karşılığını hesaplamak mümkün olsa bile, kaybedilen canların, dağılan ailelerin ve toplumsal yaraların karşılığını hesaplamak mümkün değildir. Türkiye bu süreçte hem insan kaynağını hem de refah seviyesini yükseltecek devasa bir ekonomik gücü feda etmek zorunda kaldı.
Bugün silahların susmasından elbette memnun oluruz. Bir tek insanımızın dahi terör yüzünden hayatını kaybetmemesi, başlı başına büyük bir kazançtır. Ancak “Terörsüz Türkiye'yi” yalnız silahların susması olarak anlarsak kırk yıllık büyük hesabı hatalı ve eksik yapmış oluruz. Çünkü terör, yalnız can almadı; insanımızı yerinden etti, şehirlerimizi değiştirdi, kardeşliğimizi yaraladı, değer dünyamızı sarstı ve Türkiye'nin istikametini etkiledi. Biraz önce belirtmeye çalıştığımız gibi, bu süreçte bölge halkının ahlâki ve manevi zenginlikleri de ciddi bir aşınmaya uğradı.
Terörün oluşturduğu yıllar süren çatışma, Türküyle Kürdüyle insanımızın birbirine ve devlete bakışını da etkiledi. Bir tarafta etnik aidiyetler siyasallaşıp güçlenirken diğer tarafta güvenlik kaygıları ve karşılıklı kuşkular derinleşti. Terör, yalnız canımızı ve servetimizi değil, asırlardır birlikte yaşama tecrübemizin oluşturduğu toplumsal güveni altüst etti.
Gördünüz değil mi? Türkiye’nin Doğusu da Batısı gibi artık —inanç, anlayış ve yaşayış biçimi olarak— yeni dünya düzeniyle tam bir entegrasyon içinde.
PKK’nın kırk yılda meydana getirdiği veya hızlandırdığı sosyolojik değişmeler, silahların bırakılmasıyla birlikte ortadan kalkmaz. “Terörsüz Türkiye”nin bundan sonraki büyük meselesi de belki tam burada başlamaktadır: Silahı susturduktan sonra toplumsal barış, huzur ve gelişmeyi temin etmek.
Ne dersiniz? Hakikaten PKK terör örgütü mü kaybetti, yoksa Türküyle Kürtüyle Türkiye mi?