OLDUĞUN ŞEYİ ÇEKERSİN
Bir önceki yazımda inançların hayatımızı nasıl şekillendirdiğinden bahsetmiştim. Çünkü insan, çoğunlukla istediğini değil; kendisi hakkında inandığını yaşar.
Bugün bu düşünceyi bir adım daha ileri taşımak istiyorum. Hayatta gerçekleşen birçok şeyin temelinde yalnızca dilemek değil, olmak vardır. Çünkü isteklerimizden çok, kim olduğumuz ve hangi hâlde yaşadığımız çevremize yansır.
Kendimizle ilgili taşıdığımız inançlar düşüncelerimizi, düşüncelerimiz duygularımızı, duygularımız ise davranışlarımızı oluşturur. Davranışlarımız tekrar ettikçe bir yaşam biçimine dönüşür. İşte o yaşam biçimi de çevremizdeki insanları, fırsatları ve seçimleri etkiler.
Bu yüzden mesele sadece “istemek” değildir. Mesele, istediğin kişinin frekansında yaşayabilmektir. Bir insan aklıyla bir şeye inanırken kalbi hâlâ şüphedeyse, içinde sessiz bir çatışma vardır. Fakat düşünce ile duygu aynı noktada buluştuğunda insanın iç dünyasında güçlü bir bütünlük oluşur. İşte o bütünlük, davranışlara da yansımaya başlar.
“Kalpten istemek” dediğimiz şey tam olarak budur. Zihnin, duyguların ve inançlarının aynı yöne bakması…O zaman istemek, bir beklenti olmaktan çıkar; bir oluş hâline dönüşür. Ve insan, artık hayata “eksik olanı arayan” biri olarak değil, “olduğu hâli yaşayan” biri olarak bakmaya başlar.
Belki de hayatın en güçlü sorusu şudur:
Ben gerçekten ne istiyorum?
Hayır hayır…
Ben gerçekten kim OLUYORUM?
Çünkü olduğun kişi değiştiğinde, hayatının da değişmeye başlaması kaçınılmazdır.
Bugün aktarılanları önemli bir soruyla tamamlayalım:
* Hayalini kurduğum yaşamı yaşayabilmek için nasıl biri olmam gerekiyor?
Olduğun şeyi kendine çektiğini bilmek, kendinle ilgili düşüncelerini gözden geçirmenin sorumluluk ve heyecanını da beraberinde getirecektir.