AVRİZ NERESİDİR?
Her yaz olduğu gibi, o yaz da ailemizin ağır harman işlerinde durup dinlenmeden çalıştık. Ekinlerin biçilmesi, tarlada yığılması, harman yerine taşınması, mahsulün dövülmesi, savrulması, arpa ve buğdayın ambara, samanın samanlığa taşınması… Ayrıca pancarın bez, salma hortumlarla sulanması…
Kulağımız kirişte, hem çok yorucu bu işlerden kurtulacağım, hem de öğretmenlik mesleğine ilk adımı atacağım.
Zannederim, Ağustos’un ikinci yarısıydı. Atama ile ilgili bilgi almak amacıyla okuluma gittim. Sabah erken vakitte –Bugün Selçuk Lisesi’nin bulunduğu bina- giderken yolda, Akşehir’den bir arkadaşla karşılaştım. Kendisini ve başka birkaç arkadaşın atama bilgisini almış. Kendisinden tayinimin Muş’a yapıldığını öğrendim. Okula vardım, öğretmenlerimiz tayin bilgisini teyit ettiler.
Allah biliyor Muş bende herhangi bir tasa ya da kaygı oluşturmadı. Bundan daha büyük mutluluk olur mu? Çok küçük yaşta başladığımız hem ağır köy işlerinden kurtulmanın hem de kendi ayaklarımın üzerinde durmanın ilk merhalesiydi, ilk adımıydı. Bir de Türk bayrağının dalgalandığı her yerde çalışabileceğimizi arkadaşlarımızla hatıra defterlerinin sayfalarında ifade etmemiş miydik? Ve dahi, sadece ve yalnız öğretmen olarak yetiştirme amaç ve ilkesiyle çalışan bir okulun ve öğretmenlerin öğrencisi değil miydik?
Alın size eğitime adanmış yaş ortalaması 18 olan taze kan… Bazı arkadaşlarımız 18’i doldurmadığı için vasisi olan babalarının onayı ile öğretmenliğe başladılar ve öyle maaş alabildiler. Okuldan tayin yazısını aldım. Muş Merkez Namık Kemal İlkokuluna depo tayin... Depo bilgisini aldım, idareci hocalarımdan. Yani sabit yer değil, daha öte gidecek çok yol var. Türkiye’de bulanan 67 vilayet ve Muş’un haritadaki yerini İlkokul öğretmenimiz, Allah rahmet etsin, gayet iyi öğretmiş, öğretmen okulumuz da bu bilgiyi pekiştirmişti.
Merakın birinci ayağı tamam da ikinci ayağı neresi? Kısa sürede göreve başlamamız gerektiği söylendi. İçim kıpır kıpır… O zamanın imkânları ölçüsünde atama yerlerini öğrenebildiğim arkadaşlar arasında Muş yok.
Yol hazırlıklarına başladık. Ancak şu kadar bilginin sahibiydik. Depo dağıtımdan sonra bir mehil müddetimiz olacaktı. Bir hafta içinde yola çıkma kararı verdik. Önce Ankara, oradan da Muş… Bir tahta bavul içinde önemsiz birkaç kişisel eşya… Veda zor… Öğle vakti Ankara’dayız. Akşama bilet aldık ve akşam üzeri Magirus Apollo ile ertesi gün öğleye kadar sürecek yolculuğumuz başladı.
Otobüste tayini Elazığ’a çıkan başka şubeden tanıdık bir arkadaşla yol arkadaşlığı yaptık. Sabah erken vakitte Malatya’dan geçip birkaç saat sonra Elazığ’a ulaştık. Muş’a daha epey yol var. Öğle sonrası Muş’tayız. Şunu itiraf etmeliyim ki; “Malatya’dan sonra her geçtiğimiz yerde keşke benim atamam buraya yapılsaydı diye iç geçirmeye başladım.”
Aaaa, Muş aynı Akşehir! Bir yanı dağa yaslanmış, önünde alabildiğine uzanan bir ova... Muş, Çavuş Dağları'nın kuzeye bakan yamacına dayamış sırtını. Önünde ise uçsuz bucaksız Muş Ovası... Sanki daha önce görmüşüm; aşina olduğum bir şehir burası. Sevindim, sevdim.
Otele yerleştim. Öğle namazını eda ettim. Çok ağır harman, pancar işleri ve arkasından böyle bir yolculuk… Gözlerimden uyku, bedenimde yorgunluk akıyor. Otel sahibine akşama yakın beni uyandırın diye ricada bulundum. Havada öğlenin kavurucu sıcağı kaybolmak üzereydi. Yastığa gömleğimi sererek uzandım.
…..
Bir uyandım ki, uzanmam üzerinden yarım, haydi bilemedin bir saati geçmiş. Öyle dinlenmişim ki, bizde söylendiği biçimde ifade edeyim. Çan saat gibiyim. Ancak, bilirim ki, böyle uykusuzluk ve yorgunluğu yarım saat, bir saat kesmez. Biraz da şaşırdım.
Etrafıma baktım. Aşağıya inip otel sahibinden olup biteni anlamaya çalıştım. Otel sahibi çok güzel, samimi bir insan:
“Maşallah İdris, iyi uyudun. Birkaç kere uyandırmaya vardım, lâkin kıyamadım. Öyle güzel uyuyordun ki...”
“Yani?” dedim.
“Yani sen tam yirmi dört saat uyudun.” dedi.