Ne Oldu Bu Millete?
Toplumda ahlâki düşüklüğün yaygınlaşmasını zaman zaman dostlarla konuşuruz. Söz dönüp dolaşıp bazı televizyon kanallarında erkeklerin veya kadınların işledikleri rezaletleri aleni biçimde anlattığı programlara gelir. Bu tür kepazelik ve ihanetlerin anlatılmasının sohbetlerimize vesile olması beni rahatsız eder. Bir insan, toplumda işlenen namussuzlukların ve ahlâksızlıkların rivayetçisi olamaz, olmamalıdır.
Sadece ama sadece yetkili ve ilgili kimseler karşısında, gerektiği ölçüde ve mahremiyeti gözeterek açıklama yapabilir. Hatta gerekli hâllerde böyle bir açıklamanın yapılmasında sakınca değil, yarar; kimi zaman da mecburiyet vardır. Bu hâl dışındaki sözler ve söylemler, gizli hallerin ifşasıdır.
Haydi, bu vesileyle sormuş olayım:
Bırakın dost meclislerini, aile içi sohbetlerde, daha çok kendimizi ve ailevi konuları mı, yoksa başkalarını mı konuşuyoruz? Ya da kendimizi ve ailemizi konuşmaya cesaret bulamadığımız için, ‘Kol kırılır, yen içinde kalır’ düşüncesini kendimize kalkan yapıp yüzleşmekten mi kaçıyoruz? Sonra da laf olsun diye dedikodu ve iftira hadlerinin de ötesine geçerek, ahlâksızlığı sıradanlaştıranların gündeme taşıdığı konuları mı konuşuyoruz?
Baksanıza! Günümüzün en etkili algı araçlarından olan medyanın önemli bir bölümü —ister sosyal ister yazılı ve görsel olsun— âdeta bir yalan, dedikodu ve iftira makinesine dönüşmüş durumda. Ülkemizde itibar edilen, haberlerini izlediğimiz kanallar da toplumun hayrına olmayan sözler konuşuluyor, fiillerin görüntüleri tekrar tekrar haber diye sunuluyor.
Yani kötü, çirkin, aşağılık, iğrenç, tiksinti verici ne kadar söz veya davranış tarzı varsa, hepsi birden üzerimize boca ediliyor. Bu tür söylemler ve eylemler gitgide sıradanlaşıp kanıksanıyor, sonra da toplum tarafından normal görülüp benimseniyor. Dolayısıyla bu tür haber ve ifşa programlarının yaydığı algı ve oluşturduğu anlayış, toplumun ne kadar manevi ve ahlâki değeri varsa hepsini altüst ediyor.
Toplumların huzur içinde yaşaması, insanî ve ahlâkî değerlerle gelişip yücelmesi için dinler ve ahlâk öğretileri birtakım kurallar, ölçüler ve sınırlamalar ortaya koymuştur. Bu kuralların bir kısmı zamanla toplumların hukuk düzenlerine de yansımıştır.
Sosyal hayatın değişik alanlarında işlenen bu tür rezaletlerin, onları işleyenler tarafından ulu orta ve âdeta övünçle anlatılması toplum için başlı başına bir felakettir. Ey millet! Namussuzluğu ve ahlâksızlığı gerine gerine, kurula kurula, büyük bir hazla, âdeta bir şecaatmiş gibi topluma sunanların yaptıkları, sahte kahramanlıktan başka bir şey değildir.
Bir günahı —haydi, kötülük diyelim— işleyen birisinin bunu anlatması, insana ayrı bir vebal yükler. Kadim medeniyet anlayışımızın, hangi ad altında olursa olsun, kötülüğün hoş görülmesine, alenileştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına tahammülü yoktur.
Günümüzde insanların özel hayatlarındaki yanlışları televizyonlarda, sosyal medyada veya başka ortamlarda rahatlıkla anlatıp sıradanlaştırmalarının kendilerine de topluma da bir hayrı olamaz. Aslında bu, zihnî ve ruhî bir bozulma hâlinin tezahürüdür.
Sözün kısası: Gıybet, gerçeği arkadan söylemek; iftira, yalan isnat etmek; tecessüs, gizliyi araştırmak; ifşa, gizliyi açığa vurmak; nemîme, söz taşımak; mücâhere ise kendi günahını veya kötülüğünü alenileştirmektir. Bu kötülükler asla olağan görülmemeli, hiçbir vasıta veya sebeple yaygınlaştırılmamalıdır.
Yoksa insan, ilk karşılaştığında şaşırdığı kötülüğe zamanla alışıp sonunda da onu olağan kabul etmeye başlayabilir.
Galiba bu millet, sürekli göz önüne getirilip sohbetlere meze yapılan kötülüklere alıştırıldı. Medyanın her türlüsünü fütursuzca kullananlar da bu bataklık içinde debeleniyor. Ne yazık ki debelendikçe, farkına varmadan daha da batıyor.