OKUMA KÜLTÜRÜ
Belki ilk bölümde yazmam gerekirdi, ancak bugüne kaldı. Azerbaycan gezisinde şahsıma yöneltilen bir soru bu yazılara sebep oluşturdu.
Takdir edersiniz, her yazı veya açıklama bir ihtiyaç veya sebepten doğar. Ferdî ya da toplumsal duygu ve düşünceler, insanı konuşmaya, bazen de yazmaya sevk eder. En gereksiz, en ilgisiz görünen bir konuşmanın bile kendi içinde bir sebebi vardır. Her sonucun ardında, ilk taşı atan bir sebep vardır.
Azerbaycan’da şehir içi ve şehirlerarası yolculuklarımız genellikle dolmuş otomobilleriyle gerçekleşmişti. Bu yolculuklar sırasında, genellikle suskun kalmayı yeğleyen şoförlerle, biraz da benim zorlamamla, sıcak ve içten muhabbetlerimiz oldu.
Yolculuğumuzun birinde Edebiyat öğretmeni olduğumu söyleyince şoförümüz: “Türkiye’de okuma yazma oranı düşük değil mi?” diye sordu. Afalladım... Şöyle bir düşündüm, sonra: “Hayır, okuma yazma oranı yüksek, tahmin ederim yüzde doksan beş üzerindedir.” dedim. Hayretle bana baktı. “Herhalde siz okuma alışkanlığının yaygınlığından bahsediyorsunuz.” dedim.
Yüzünü bir mahcubiyet hali kapladı. Zannederim bu soruyu sorduğuna pişman olmuştu. Konuyu kısaca açıklayarak pot kırmadığını, bilakis meselenin konuşulmasına vesile olduğunu söyledim.
Soru tam da benim üzerinde durduğum bir yerden gelmişti. Yarım yüzyılı aşkın zamandır, hangi eğitim kademesinde olursa olsun, öğrenci ve kursiyerlerimizin okuma, düşünme ve dinleme alışkanlığı kazanması için emek harcadım. Azerbaycan’da okuma kültürün gelişmiş olmasından duyduğum memnuniyeti dile getirdim. Yol kısa, mesele uzun… Vedalaşıp araçtan indik.
Evet, geziden dört ay sonra yazma imkanı buldum.
İlkokula devam ettiğimiz yıllarda ülkemizin okuryazarlık oranının çok düşük olduğu söylenirdi ve okuma yazma seferberlikleri düzenlenirdi. Birkaç ay, uzun kış geceleri okuma yazma bilmeyen büyüklerimiz okulumuzda açılan kurslara devam ederlerdi. Bırakın büyükleri, bizimle yaşıt bazı komşu kızları bile okula gitmedikleri için okuma yazma bilmezlerdi.
Cumhuriyet sonrası nüfusumuza göre okuryazar oranında dikkate değer gelişmeler olmuş. Bunun sosyolojik değerlendirmesi ayrı bir yazı konusudur.
Türkiye’de 6 yaş ve üzeri nüfusun farklı dönemlere ait resmî istatistiklere yansıyan okuryazar oranları şöyle: 1935: %19,3; 1950: %32,5; 1970: %56,2; 1990: %80,5; 2000: %87,3; 2010: %93,96; 2025: %97,9. Bugün yaklaşık her 100 kişiden 98'i okuryazar durumdadır.
Sayılar bir yana, asıl mesele burada başlamaktadır. ‘Okuryazarlık oranı’ ile ‘okuma kültürü’nü birbirinden ayırmak gerekir. Türkiye'nin temel problemi okuma yazma bilmemek değil; okuryazar olduğu hâlde düzenli okumamak, okuduğunu yeterince anlamamak, değerlendirmemek ve düşünceye dönüştürmemektir.
Nitekim bugün Türkiye'de okuma yazma bilenlerin oranı, yukarıda görüldüğü gibi, çok yüksek olmasına rağmen düzenli kitap okuma, okuduğunu anlama, eleştirel düşünme ve düşünce üretme konusunda aynı başarıdan söz etmek pek mümkün değildir.
Bu tür konularla bağlantılı olarak benim bir tespitim vardır: Doğru, iyi ve güzel bir şeyi yapmak istemeyenler genellikle mazeret üretir. Yanlış, kötü, çirkin bir şeyi yapmaktan kendisini alamayanlar da olumsuz bir örneği emsal gösterir. Okuma kültürünün gelişmesi ve alışkanlığa dönüşmesi için mazeret üretmeden okumanın etkin, sürekli ve yaygın hâle getirilmesini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Okuma kültürü kuru nasihatle değil, örneklik, merak, erişim, süreklilik ve doğru eğitimle kazanılır. Mesele, bir çocuğun eline bir kitap tutuşturup “Oku!” demekle geçiştirilemez. Okumanın arkasından anlama, düşünme, yorumlama ve anlatma gelmelidir. Okunan kitap zihinde bir düşünceye, dilde bir söze, kalemde bir yazıya dönüşmüyorsa okuma kültürünün önemli bir halkası eksik demektir.
Konunun önemi gereği, aileler devreye girmelidir. Haftada en az bir akşam, özel bir hazırlık yapılarak evde hep birlikte ‘ailece baş başa kitap okuma saati’ düzenlenmelidir. Kamu kurumları, belediyeler, vakıflar ve sivil toplum kuruluşları tarafından mahalle ve semtlerde ‘Kitap Okuma Salonları’ oluşturulmalıdır.
Anaokullarında ve ilkokullarda haftada en az iki saat kitapla buluşma, dinleme, görsel okuma ve anlatma etkinlikleri düzenlenmelidir. Öğretmen, branşı ne olursa olsun, ayda en az bir kez kendi okuduğu bir kitabı sınıfa götürmeli; dersin akışı içinde zaman zaman elindeki kitaptan kısa ve özlü bölümleri öğrencileriyle paylaşmalıdır.
Bu arada çok heyecan verici, güzel ve dikkate değer çalışma olarak gördüğüm örneklerden biri; Tarım eski Bakanı Prof. Dr. Sami Güçlü’nün öncülüğünde 2012 yılında Sakarya’da on iki üniversite öğrencisiyle başlatılan Anadolu Mektebi’dir.
Anadolu Mektebi, küçük bir öğrenci grubuyla başlayan bir okuma faaliyetinin doğru yöntem, gönüllülük ve devamlılıkla nasıl bir eğitim hareketine dönüşebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Bana göre yapılması gereken, bu ve benzeri başarılı örnekleri yalnız takdir etmek değil; bunların hangi yöntemlerle başarıya ulaştığını incelemek ve eğitim sistemimizin imkânları içinde yaygınlaştırmanın yollarını aramaktır.
Anadolu Mektebi’nin benim özellikle önemsediğim tarafı şudur: Sonunda da okuduklarını yalnız yazılı olarak ifade etmekle yetinmez; arkadaşlarının karşısına çıkar, görüşlerini sözlü olarak paylaşır ve tartışır.
Mesele artık okuryazar insanımızı okuyan, okuduğunu anlayan, anladığını düşünen ve düşündüğünü ifade edebilen insan hâline getirmektir. Seyreden bir toplum olmaktan çıkıp okuyan, düşünen, sorgulayan ve üreten bir toplum hâline gelebildiğimiz ölçüde okuryazarlığımız gerçek anlamda bir okuma kültürüne dönüşecektir.