OKUMA KÜLTÜRÜ II
Önceki yazımda ülkemizde okuma kültürünün okuryazarlık oranı ile paralel gelişmediğine dair görüş ve düşüncelerimi dile getirmiştim.
Konuya devam ediyoruz.
Okuma kültürü, ülkemizin eğitim ve öğretim sistemiyle doğrudan ilgilidir.
Saltanatın sona ermesiyle geçen geçti. Bizim görevimiz/misyonumuz daha çok cumhuriyet sonrası, özellikle yaşadığımız döneme ait birtakım tahliller ve tespitler yapmak, teşhis koymak, tedaviyi uzmanlarının eline bırakmaktır.
Çok uzun ve yorucu bir savaş sonrası milletimizin istiklâli ve istikbali uğrunda kan borcunu yüz binlerce şehit vererek ödemiş; elinde avucunda ne varsa tamamını tüketmiş bir millet olarak yeni bir yüzyıla girmiştik. Evet, çok şeyimizi kaybetmiştik ama inancımız, azmimiz, cesaretimiz ve kararlığımız ile yüzyıllarca biriktirdiğimiz büyük bir tecrübemiz vardı.
Önce düştüğümüz yerden yeniden ayağa kalkıp milletimizin hür ve bağımsız yaşamasının yegâne yolu olan devleti, bütün kurum ve kurallarıyla tesis etmek için gece gündüz demeden çalışmaktı.
Evet, büyük bir inşa harekâtı başladı. Bunlar malumun ilamıdır. Geçiyorum.
Tek adam ve şeflik dönemini bizzat yaşayanlardan dinledik. Ayrıca o dönemin şahitlerinin yazdıklarından da okuyup öğrendik. Elbette hem bizzat yaşayanların hem de yazanların birer insan olduğunu; onların da beklenti, kanaat ve sınırlı bilgi imkânlarıyla değerlendirme yaptıklarını biliyorduk. Tarihi gelişme ve olayları buna göre değerlendirmeye gayret ettik.
Bir de bu konuda kendi gördüklerimiz ve yaşadıklarımız da vardı. Yine elbette, diyerek başlamam gerekir: Benim söylediklerim de mutlak doğrular değildir, yanlış olması ihtimali de vardır.
Bu değişikliklerin tamamı yalnız öğretmen yetiştirme sistemini değil, toplumun okuma alışkanlığını da doğrudan etkiledi.
Biz, ilkokuldan sonra beş yıl eğitim veren Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmenin öğrencisi olduk.
Önemli bir eşiktir. Atlamayalım. Bizim döneme gelirken İkinci Dünya Savaşı sonrası 1950’de yürürlüğe giren Türkiye’nin Amerika ile imzaladığı küreselleşme/modernleşme/ çağdaşlaşma/SSCB etkilerini kırma anlaşmaları arasında yer alan Fulbright Eğitim Anlaşması önemlidir.
Bu anlaşma ne her şeydir ne de hiçbir şey değildir. Bu anlaşmalar bir devletin makas almasıdır. Fulbright da Müslüman Türk milleti ile kendisini cihanın hâkimi gören Hristiyan Batı dünyası arasında yapılan bu anlaşmalardan biridir.
Bu anlaşmanın amacı; öğrenci değişimi, akademisyen değişimi, bilimsel iş birliği, kültürel yakınlaşma, öğrenci ve akademisyenlere burs verilmesi olarak açıklanmıştır. Bugüne kadar binlerce Türk öğrenci ve akademisyen ABD'ye, çok sayıda Amerikalı da Türkiye'ye bu program kapsamında gitmiştir.
Hal böyle olunca bu anlaşmanın neden önemli görüldüğü daha iyi anlaşılır. Bu hakikat ve sonuçları zaten bugüne kadar tartışıla geldi.
Köy Enstitüleri 1954’te değiştirildi ve öğretmen yetiştiren kurum olma vasfını kaybetti. Bizler ortaokuldan sonra liseye tekabül eden, sınavla öğrenci alan üç yıllık öğretmen okulundan mezun olduk ve ilkokul öğretmeni olarak –şimdi çocuk denecek yaşta, o zaman bir delikanlı olarak- atandık.
O zamanlar, öğretmen okulundan sonra pek az sayıda arkadaş üç yıllık Yüksek Öğretmen Okuluna alınır ya da yine üç yıllık eğitim veren Eğitim Enstitüsüne sınavla girebilirdi. Hem Yüksek Öğretmen Okulu hem de Eğitim Enstitüsü, Millî Eğitim Bakanlığına bağlıydı. Bu okullarda kararlar bakanların siyasi anlayış ve görüşlerine göre alınır ve uygulanırdı.
Öğretmen okulları 1974’ten sonra öğretmen liselerine dönüştü ve öğretmen yetiştirmedi. Onlar ancak, 1974’te açılıp 1982 yılında kapanan iki yıllık eğitim enstitüsünü kazanırsa ilkokul/sınıf öğretmeni olarak atanabiliyordu.
1974’ten sonra kurumsal nitelik kazanan, Türkiye'de bugünkü açık ve uzaktan öğretimin öncüsü kabul edilen, özellikle öğretmen yetiştirme ve yükseköğretime erişimi artırmak amacıyla mektupla öğretim uygulandı. Yani mektupla öğretmen yetiştirildi.