SEÇMEN KARTINI GÖSTERİYOR, BERLİN HÂLÂ GÖRMÜYOR….
Almanya’da seçmen artık sadece oy vermiyor.
İktidara kart gösteriyor: “Beni duy!”
Ama Berlin hâlâ kartın üzerindeki mesajı okumakta zorlanıyor.
Saksonya-Anhalt’ta AfD (Alternative für Deutschland) yüzde 43,8 ile tarihinin en yüksek eyalet seçim sonucunu aldı. CDU (Christlich Demokratische Union Deutschlands) yüzde 17,2’ye geriledi.
Aradan iki hafta geçti.
20 Eylül’de bu kez Mecklenburg-Vorpommern sandığı kuruldu.
AfD yüzde 38,2.
SPD (Sozialdemokratische Partei Deutschlands) yüzde 35,5.
CDU yüzde 4,9.
CDU ilk kez bir eyalet parlamentosuna giremedi.
Seçmenlerin yüzde 59’u ise federal hükümete sandıkta ciddi bir uyarı verilmesi gerektiğini düşünüyor.
Bu artık tesadüf değil.
Sandıkta biriken bir tepki var.
Peki neden?
Çünkü siyaset Berlin’de konuşuyor, vatandaş ise hayatın hesabını yapıyor.
Kira…
Enerji…
Akaryakıt…
Vergiler ve sosyal kesintiler…
İş güvencesi…
Sanayinin geleceği…
Otomotiv…
Ve gençlerin yarını…
Seçmen yalnızca bir partiye oy vermiyor.
Aynı zamanda diğer partilere de açık bir mesaj gönderiyor:
“Beni artık böyle yönetmeyin.”
İşte asıl mesele burada.
BOŞLUĞU KİM DOLDURUYOR?
AfD’nin yükselişini yalnızca AfD’nin başarısı olarak okumak büyük hata olur.
Çünkü siyasette oluşan boşluk, er ya da geç birileri tarafından doldurulur.
Merkez siyasetin seçmenle arasındaki mesafe büyüdükçe, başka siyasi hareketler o boşluğa yerleşiyor.
Fakat burada çok daha temel bir mesele var:
Aşırı milliyetçilik, nerede ve hangi bayrak altında olursa olsun insanı insandan uzaklaştırır.
Kimse hangi ülkede, hangi ailede, hangi ırkta doğacağını seçemez.
Ama dostunu seçebilir.
Kimin yanında duracağını, kime el uzatacağını; önyargı yerine vicdanı, nefret yerine sevgiyi, ayrıştırmak yerine birlikte yaşamayı seçebilir.
Çünkü sonunda asıl mesele milliyet değil.
İnsan olmak.
İnsanca kalabilmek.
İnsanı değerli yapan doğduğu yer değil, insana nasıl davrandığıdır.
ALMANYA’NIN BÜYÜK ÇELİŞKİSİ
Ben Alman otomotiv sanayisinin içinde 35 yıl çalıştım.
Almanya’nın gücünü yakından gördüm.
Bu ülke dünyaya kapanarak zenginleşmedi.
Tam tersine…
Dünyaya açılarak büyüdü.
Çin’le, ABD’yle, Avrupa’yla ticaret yaptı. Dünyaya milyarlarca avroluk ürün sattı. Fabrikalarında farklı ülkelerden gelen insanlar aynı üretim bandında, aynı laboratuvarda, aynı hedef için çalıştı.
Almanya’nın ekonomik geleceği bugün de dünyaya bağlı.
O halde soru çok basit:
Dünyaya mal satan Almanya, dünyadan insanları dışlayarak nasıl güçlü kalacak?
Almanya’nın ihtiyacı duvar değil.
İyi eğitim.
Güçlü sanayi.
Adil ekonomi.
Nitelikli iş gücü.
Hukuk devleti.
Ve birlikte yaşama kültürü.
Federal Şansölye Friedrich Merz ve hükümeti ile diğer demokratik partiler artık aynı soruyu kendilerine sormalı:
Nerede hata yaptık?
Çünkü seçmen önce uyarır.
Sonra sandıkta konuşur.
Almanya’da sandık son iki seçimde artık oldukça yüksek sesle konuştu.
Merz’in “reformlar devam edecek” demesi yetmez.
Vatandaş, reformun kendi hayatında neyi değiştirdiğini görmek istiyor.
Siyaset artık seçmeni dinlemeli.
Çünkü sandıkta büyüyen boşluk, başkaları tarafından dolduruluyor.
Benim dileğim açık:
Almanya, ihracatla kazanan bir ülke olarak korkunun ve ayrıştırmanın değil; üretimin, hukukun, özgürlüğün ve birlikte yaşamanın ülkesi olarak kalmalı.
Çünkü mesele yalnızca CDU’nun kaybetmesi ya da AfD’nin kazanması değil.
Mesele Almanya’nın hangi Almanya olarak yoluna devam edeceğidir.
Kimliğimiz doğduğumuz yerde olabilir.
Ama karakterimiz yaptıklarımızda saklıdır.
Kimse ırkını seçemez.
Ama insan kalmayı seçebilir.
Seçmen kartını gösterdi.
Şimdi sıra Berlin’de okumakta.