Ciğerimizin Külü Gözümüze Kaçtı
Artık bu mesele sadece bizim Ege’nin, Akdeniz’in canını yakan yerel bir dert olmaktan çoktan çıktı. Tüm dünya, adeta küresel bir barut fıçısının üzerinde oturuyor. Sıcaklıklar rekor kırıyor, kuraklık toprakları çatlatıyor ve en ufak bir kıvılcım günlerce süren devasa felaketlere kapı aralıyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından yayımlanan ürkütücü raporlar, bu büyük yangınların sıklığının önümüzdeki yıllarda %50 oranında artacağını söylüyor. Yani tehlike kapımızda değil, artık evimizin tam içinde. Şöyle bir dünyaya gözümüzü çevirelim. Hatırlarsınız, Avustralya’da aylarca süren ve milyonlarca hayvanın can verdiği o "Kara Yaz" faciasını henüz hafızalarımızdan silemedik.

Dünyanın ciğerleri dediğimiz Amazon Ormanları, hem kuraklık hem de tarla açmak isteyen gözü dönmüşlerin yasa dışı müdahaleleri yüzünden her gün kan kaybediyor. Dahası, soğuk havasıyla bildiğimiz Kanada ve Sibirya ormanları bile cayır cayır yanıyor. Hatta Kanada'daki yangınların simsiyah dumanları koca Atlas Okyanusu’nu aşıp Avrupa semalarını kaplayacak kadar büyüyecek bir boyuta ulaştı. Doğa bize açık açık haykırıyor: "Durdurun bu gidişatı!"
Madalyonun Avrupa tarafına baktığımızda da durum hiç iç açıcı değil. Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi (EFFIS) verilerine göre, her yıl yüz binlerce futbol sahası büyüklüğünde yeşil alan haritadan siliniyor. Eskiden yangın denince sadece Güney Avrupa ülkeleri akla gelirdi. Şimdi ise iklim dengesi öyle bir altüst oldu ki, normalde serin ve yağışlı olan Almanya, İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkeleri bile alevlerle tanıştı.

Asıl büyük tokat, bizim de içinde bulunduğumuz Akdeniz kuşağına iniyor. Kapı komşumuz Yunanistan’ı düşünün; Atina’nın hemen dibindeki ormanlar, Rodos ve Eğriboz adaları her yaz turizm sezonunda alevlere teslim oluyor. Binlerce turist ve yerel halk deniz yoluyla apar topar tahliye ediliyor.
İspanya ve Portekiz ise Avrupa'da yangın rejiminin en acımasız yaşandığı yerler. Sahra Çölü’nden gelen o basık, nefes aldırmayan sıcak dalgaları buraları adeta kavuruyor. Üstüne üstlük köylerden kentlere göç hızlandığı için sahipsiz, bakımsız kalan araziler yangının hızla yayılmasına zemin hazırlıyor.
İtalya’nın Sicilya ve Sardinya adaları da her yaz acil durum ilanlarıyla çalkalanıyor. Avrupa Birliği çareyi RescEU adında ortak bir yangın uçağı filosu kurmakta buldu; komşuda yangın çıktığında uçaklar hemen o ülkeye yardıma koşuyor. Çünkü biliyorlar ki, yanan ağacın pasaportu yoktur ve havaya salınan o zehirli gazlar hepimizin ciğerine dolmaktadır.

Gelelim kendi evimize, canımızın yandığı topraklara...
Türkiye, coğrafi güzellikleri ve biyoçeşitliliğiyle tam bir cennet. Ülke topraklarımızın neredeyse %30’u ormanlarla kaplı. Buraya kadar her şey çok güzel. Ancak bu varlığımızın neredeyse tamamı, özellikle o hayran olduğumuz Ege ve Akdeniz kıyı şeridi, coğrafi yapısı gereği birinci derece yangın riski altında.
İçinde bulunduğumuz 2026 yaz sezonu ise hafızalarımızdan kolay kolay silinmeyecek cinsten bir imtihana dönüştü. Aşırı sıcaklar, nem oranının yerlerde sürünmesi ve o deli gibi esen rüzgarlar bir araya gelince yangın riski tavan yaptı. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı' nın yaptığı açıklamalar tehlikenin boyutunu net bir şekilde ortaya koyuyor: Sadece Temmuz 2026'da tek bir günde ülke genelinde tam 115 farklı yangın ihbarı alındı! Düşünebiliyor musunuz, ekipler hangi birine koşacağını şaşırdı.

Havadan helikopterler, karadan arazözler ve o kahraman orman işçileri canlarını dişlerine takarak alevlerin önüne siper oldu. Valilikler ve AFAD peş peşe acil kararlar alarak ormanlara girişi, tarlalarda balya makinelerinin belirli saatler dışında çalıştırılmasını yasakladı. Peki, tüm bu seferberliğe rağmen neden her yıl aynı kâbusu görüyoruz?
Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım.
Havalar sıcak, rüzgâr sert, iklim krizi var... Bunların hepsi doğru.
Ama asıl acı gerçeği duymaya hazır mısınız?
Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey'in resmi olarak açıkladığı o kahredici veri tokat gibi yüzümüze çarpıyor: Türkiye'de çıkan orman yangınlarının yüzde 96'sı insan kaynaklı!
Evet, yanlış okumayınız; tam %96! Ve bu insan kaynaklı yangınların %88'i tamamen ihmal, tedbirsizlik ve dikkatsizlikten çıkıyor. Yani ortada bir "kader" yok, düpedüz insan eliyle davetiye çıkarılmış felaketler var.
Peki ne yapıyor bu insanoğlu?
Arabasının camından dışarıya umursamazca canlı sigara izmariti fırlatıyor. "Bize bir şey olmaz" diyerek orman kenarında mangal ateşi yakıyor, sonra da üzerini iki gıdım toprakla örtüp arkasına bakmadan çekip gidiyor. Çiftçimiz kolayına kaçıp tarlasındaki anızı ateşe veriyor, rüzgar o ateşi kapıp koca bir dağı yok ediyor.
Yanan sadece ağaçlar değil. O ormanın içinde yaşayan kaplumbağalar, kuşlar, tavşanlar, binbir çeşit bitki yani koskoca bir yaşam yok oluyor. Biz kendi ellerimizle kendi geleceğimizi, çocuklarımızın hakkı olan temiz nefesi yakıyoruz.
Yangın çıktıktan sonra sosyal medyada "Ciğerimiz yanıyor, uçaklar nerede, helikopterler niye gelmedi?" diye klavye kahramanlığı yapmak kolaydır. Asıl mesele, o yangının çıkmasına engel olacak bilince ve ahlaka sahip olmaktır. İtfaiye ekiplerinin, orman işçilerinin mücadelesine saygı duyuyorsak, bu ülkeyi gerçekten seviyorsak her birimiz birer koruyucu nefer olmak zorundayız.
Yangını çıktıktan sonra söndürmek bir başarıdır ama asıl büyük başarı o yangının çıkmasına hiç izin vermemektir. Doğaya saygı duymayanın, geleceğe saygısı olmaz.
Gelin, Yeşil Vatanımıza hep birlikte sahip çıkalım!