ÜRETİM Mİ? HİZMETLER Mİ?
İstanbul Sanayi Odasının yıllardır büyük bir emek ve özveriyle hazırladığı İlk 500 ve İkinci 500 listelerine, son yıllarda Türkiye İhracatçılar Meclisinin oluşturduğu İlk 1000 İhracatçı Firma listesi de eklendi. Türkiye ekonomisini her yönden fotoğraflama imkânı veren bu çalışmalar, çok ciddi bir kaynak ve arşiv niteliği taşımaktadır.
En Büyük 1000 İhracatçı listemizi son dört yılın rakamlarını baz alarak incelediğimizde, hizmetler sektörünün yüzdesel payı her yıl artarken; kimya, çelik, hazır giyim, makine aksamları ve tekstil hammaddeleri gibi üretime ve sanayiye dayalı iş kollarının kan kaybettiği görülmektedir. Bir yıl önce kaleme almıştım; ülkemiz, "erken sanayisizleşme" gibi bir kavramla karşı karşıya kalabilir diye. Kalıcı bir büyüme için düzgün işleyen bir sanayi politikası oluşturmak zorunda olmamız ise ne yazık ki pek ilgi çekmiyor.
Türkiye ekonomisi son yıllarda GSYH büyüme verilerinde belirgin bir yapısal dönüşüm geçirmektedir. TÜİK'in verilerini esas alsak bile sanayi sektörünün büyüme hızında yavaşlamalar görülürken; inşaat, bilgi-iletişim, ticaret ve finans gibi hizmet kolları büyümeyi sırtlayan ana aktörler hâline gelmiştir. Gelişmiş ülkelerde sanayiden hizmetlere geçiş, ileri teknoloji üretiminin doygunluğa ulaşmasıyla "post-endüstriyel" bir evre olarak kabul edilir ve sağlıklı bir süreçtir. Ancak Türkiye gibi gelişmekte olan, enerjide dışa bağımlı ve yapısal dış ticaret açığı veren bir ülke için bu tablo çok farklı ekonomik tehditler doğurmaktadır.
Bu Tablo Sağlıklı mı?
Kısa cevap: Gelişmekte olan bir ülke için sanayileşme sürecini tamamlamadan hizmetler sektörüne kaymak sağlıklı değildir. İktisat literatüründe bu durum "Erken Sanayisizleşme (Premature Deindustrialization)" olarak adlandırılmaktadır. Bu durum; istihdamın niteliğinden katma değer yaratmaya, verimlilikten inovasyona kadar birçok alanda istenen sonuçların ortaya çıkmasını engelleyebilir.
Sürdürülebilir mi?
Enerjide dışa bağımlı ve ithalatı ihracatından yüksek olan bir ülkede bu modelin uzun vadede sürdürülebilir olması neredeyse imkânsızdır. Sonuçta ya büyük bir kur şoku yaşanır ya da çok ciddi bir ekonomik daralma meydana gelir. Üstelik bu durum, bir türlü düşüremediğimiz enflasyona da katkı sağlamaktadır. Bunun yanında, Türkiye'nin tarihsel olarak GSYH'sinin %2-3 bandında seyreden cari açığını kronik hâle getirmektedir.
Döviz Kuru ve Enflasyon Sarmalı
Ürettiğinden fazlasını tüketen ve bunu ağırlıklı olarak hizmetler sektörü üzerinden gerçekleştiren bir ekonomi modeli, eğer Amerika gibi rezerv para sahibi bir ülke değilse, sürekli dış finansmana ihtiyaç duyar. Dış finansman sizi kısa vadede yüksek getiri karşılığında tercih edebilir; ancak uzun vadede yatırım çekme ve düşük maliyetle borçlanma imkânı azaldıkça, döviz kuru ve döviz pozisyonu açıkları önemli bir tehdit olarak karşımızda durmaktadır. Geçmişte defalarca aynı süreci yaşamış bir ekonomi olduğumuzu ise takdirlerinize bırakıyorum.
Bu tablonun ortaya çıkmasında küresel konjonktür kadar, uzun yıllardır uygulanan iç ekonomi politikalarının da etkisi olmadı mı diye sormak istiyorum. Bugün hemen her toplantının ilk gündem maddesi olan yüksek faizler, geçmişte uygulanan düşük faiz politikalarının önemli sonuçlarından biridir. Üstelik sadece faiz olarak bedel ödemekle kalmadık; yatırım iklimini de bozarak enflasyonun kontrolden çıkmasına zemin hazırladık. Bir sanayi tesisi kurmak ve yatırımın geri dönüşünü beklemek 5-10 yıl gibi uzun bir süre alırken, hizmetler sektöründe ve ticarette sermaye devir hızı daha yüksek olduğu için yatırımcıların sermayelerini bu alanlara yönlendirmesi kaçınılmaz hâle gelmedi mi?
Üstelik ihracatımız son aylarda değer bazında artarken hacim bazında gerilemektedir. Zira içeride kontrol altına alınamayan enflasyonun oluşturduğu maliyet baskısını gelirlerimize ya da satış fiyatlarımıza tam olarak yansıtamıyoruz. Kur ise ihracatçının rekabet gücünü destekleyecek ölçüde artmadığı için, birçok sektörde ihracat yalnızca finansman ihtiyacını nispeten düşük maliyetle karşılayabilmek amacıyla sürdürülmektedir.
Sonuç olarak; Türkiye ekonomisinde sanayinin payının düşmesi ve hizmetlerin payının artması, organik ve sağlıklı bir gelişmişlik göstergesi değil; teşvik mekanizmalarındaki yönelimler ile makroekonomik istikrarsızlığın oluşturduğu bir eksen kaymasıdır. Kalıcı refahın sağlanması, cari açığın azaltılması ve enflasyonun kontrol altına alınması; kaynakların yeniden inşaat ve iç tüketime dayalı hizmetlerden, katma değer üreten ve ihracat yapan imalat sanayisine yönlendirilmesine bağlıdır.
Bu konuda devlet, sanayinin temel sorunlarını doğru analiz etmeli, buna uygun uzun vadeli bir politika tasarlamalı ve kararlılıkla uygulamalıdır. Ayrıca bu politikalar, kurumlar arasında güçlü bir eş güdüm içinde yürütülmeli; elde edilen sonuçlar düzenli olarak izlenmeli ve aksayan yönler güncellenmelidir. Türkiye'nin bulunduğu jeopolitik ve ekonomik konum dikkate alındığında, kendi kendine yetebilen güçlü bir üretim altyapısı oluşturmak bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur.ss