Medeniyetin Kaybettiği Şey
Köşe yazıları yalnızca yazarın kaleminden doğmaz; kimi zaman bir okurun tek cümlesi, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir gerçeğin kapısını aralar. Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığım bir yazının ardından, değerli bir okurum bana toplumun içinde giderek büyüyen bir boşluğa dikkat çeken samimi bir yorum bıraktı. Kalplerin birbirinden uzaklaştığını, teknolojinin ilerlerken insanî değerlerin aynı hızla gerilediğini, şımarıklığın özgüven sanıldığını ve toplumdaki yozlaşmanın her geçen gün daha görünür hâle geldiğini ifade ederek bu konu üzerine de düşüncelerimi paylaşmamı rica etti. Öncelikle bu nazik isteği ve satırlarının düşündürdükleri için kendisine teşekkür ediyorum. Çünkü bazen en güçlü yazılar, cevabı kolay olmayan sorulardan doğar. İşte bu yazı da tam olarak böyle bir düşüncenin izinden kaleme alındı.
İnsanlık, tarih boyunca bilgiyle büyüdü, emekle gelişti ve aklıyla medeniyetler kurdu. Her yeni keşif, her yeni buluş insan hayatını biraz daha kolaylaştırdı. Bugün ise geçmişte hayal bile edilemeyen imkânlara sahibiz. Dünyanın bir ucundaki insana birkaç saniyede ulaşabiliyor, sayısız bilgiye tek bir dokunuşla erişebiliyor, kilometreleri görünmez hâle getirebiliyoruz. Fakat bütün bu gelişmelerin arasında sessizce kaybettiğimiz bir şey var: İnsan olmanın inceliği… Çünkü ilerleyen yalnızca teknoloji oldu; vicdanın, merhametin ve birbirini anlamanın aynı hızla ilerlediğini söylemek ne yazık ki mümkün değil. Eskiden insanlar birbirlerinin kapısını çalmak için bir sebep aramazdı. Bir tas çorba paylaşmak, bir hastayı ziyaret etmek ya da sadece hâl hatır sormak sıradan ama çok kıymetli davranışlardı. Bugün ise aynı apartmanda yıllardır yaşayan insanlar birbirlerinin adını bilmiyor. Aynı sofraya oturan aile bireyleri, birbirlerinin gözlerine bakmadan yemeklerini bitiriyor. Kalabalık caddeler insanlarla dolu ama samimiyet giderek boşalan bir meydana dönüşüyor. Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı, insanın insanla olan bağını kaybetmesidir. Teknolojiyi suçlamak elbette kolay olurdu. Oysa sorun teknoloji değil; onu hayatımızın merkezine yerleştirirken kalbimizi geride bırakmış olmamızdır. Araçlar gelişti, fakat amaçlarımız değişti. Daha çok görünmek için yaşamaya başladık, daha çok hissetmek için değil. Beğenilmek, takdir edilmekten daha önemli hâle geldi. İnsanlar artık kendilerini oldukları gibi göstermek yerine, görünmek istedikleri kişiyi sergilemeye çalışıyor. Gerçek duyguların yerini kusursuz görünen hayatlar aldı. Oysa mutluluk, başkalarının alkışında değil; insanın kendi vicdanıyla kurduğu huzurlu ilişkidedir. Bir başka acı gerçek ise kibir ile özgüvenin birbirine karıştırılmasıdır. Son yıllarda nezaketin zayıflık, alçak gönüllülüğün başarısızlık, saygının ise gereksiz bir incelik gibi görülmeye başlandığını üzülerek izliyoruz. Oysa özgüven, başkasını küçümsemek değildir. Gerçek özgüven, kendini ispat etmeye ihtiyaç duymadan doğru bildiğin yolda yürüyebilmektir. Bir insanın sesini yükseltmesi güçlü olduğunu göstermez. Güç, kırmadan konuşabilmekte; öfkelendiğinde bile adaletini ve nezaketini koruyabilmektedir. Ne yazık ki bugün alkışlanan birçok davranış, aslında insanı insan yapan değerlerden biraz daha uzaklaştırıyor. Toplumdaki yozlaşmayı yalnızca büyük olaylarda aramak da doğru değildir. Yozlaşma, çoğu zaman sessiz başlar. Bir çocuğun dürüst olduğu için alay edilmesiyle başlar. Hakkı olmayan bir şeyi elde etmeye çalışırken “Herkes böyle yapıyor.” diyerek vicdanın susturulmasıyla büyür. Trafikte sabırsız davranmakla, bir yaşlıya yardım etmemekle, sırf farklı düşündüğü için bir insanı ötekileştirmekle devam eder. Her küçük ihmal, toplumun vicdanından kopan görünmez bir parçadır. Çünkü medeniyet yalnızca büyük eserler inşa ederek değil, küçük iyilikleri yaşatarak ayakta kalır. Bugün mutsuzluğun nedenini çoğu zaman ekonomik sıkıntılarda, hayatın koşuşturmacasında ya da gelecek kaygısında arıyoruz. Bunların elbette büyük etkisi var. Ancak insanı tüketen yalnızca geçim derdi değildir. İnsan, değer görmediğinde yorulur. Dinlenmediğinde sessizleşir. Anlaşılmadığında içine kapanır. Sevgiyi yalnızca kelimelerde duyup davranışlarda göremediğinde, en kalabalık ortamların içinde bile kendisini yapayalnız hisseder. İşte bu yüzden modern çağın en büyük çelişkisi, milyonlarca insanın birbirine bağlanabildiği bir dünyada, kimsenin gerçekten birbirine ulaşamıyor oluşudur. Yine de umutsuz olmak için bir neden görmüyorum. Çünkü toplum dediğimiz yapı, bizden bağımsız bir kavram değildir. Toplum; her sabah aynaya bakan insanın kendisidir. Değişim, büyük meydanlarda yapılan konuşmalarla değil; evde, okulda, sokakta ve iş yerinde gösterdiğimiz küçük davranışlarla başlar. Bir teşekkür, içten bir özür, samimi bir selam ya da hiçbir karşılık beklemeden yapılan küçücük bir iyilik… Belki dünyayı değiştirmez ama bir insanın dünyasını değiştirebilir. Ve bazen bir insanın değişmesi, birçok şeyin başlangıcı olur. Belki de uzun zamandır yanlış soruyu soruyoruz. Sürekli “Teknoloji bizi nereye götürüyor?” diye düşünüyoruz. Oysa asıl sormamız gereken soru çok daha farklı: “Biz, insanlığımızı nereye götürüyoruz?” Çünkü teknoloji, insanın elindeki bir araçtır; onu iyiye de kötüye de dönüştüren yine insandır. Eğer vicdanımızı, merhametimizi ve saygımızı koruyabiliyorsak gelişiyoruz demektir. Aksi hâlde göğe uzanan binalar inşa etsek de, en hızlı cihazları üretsek de medeniyet yalnızca betonun yükselmesinden ibaret kalacaktır. Unutmamak gerekir ki medeniyet, sadece yollar yapmak, şehirler kurmak ya da yeni teknolojiler üretmek değildir. Medeniyet; tanımadığın bir insana tebessüm edebilmek, farklı düşünene saygı gösterebilmek, bir çocuğun umutlarını kırmamak, bir yaşlının duasını alabilmek ve vicdanını hiçbir menfaat karşısında susturmamaktır. İşte medeniyetin asıl ölçüsü budur. Eğer bunları kaybetmeye başlarsak, aslında kaybettiğimiz şey sadece bazı değerler değil; insanlığımızın ta kendisi olacaktır.
Belki de bu yüzden, bugünün dünyasında yeniden inşa etmemiz gereken ilk şey binalar değil, kalpler arasındaki köprülerdir. Çünkü medeniyetin kaybettiği şey ne bilimdir ne de teknoloji. Medeniyetin kaybettiği şey, insanın insana duyduğu güven, saygı ve merhamettir. Onları yeniden kazandığımız gün, yalnızca daha gelişmiş değil, aynı zamanda daha yaşanabilir bir toplum olacağız. Bir sonraki yazımızda yeniden buluşmak dileğiyle… Kalbinizde merhametin, zihninizde umudun eksik olmaması temennisiyle, hoşça kalın.