Kim Canavar, Kim Katil; Kim Şehit, Kim Maktul?
Çoğu uluslar arası kuruluşlar gibi, NATO’nun da sicili bozuk.
Devletlerin savaş ve barış üzerine söyledikleriyle yaptıkları çoğu zaman aynı değildir. Tarih bunu defalarca ispat etmiştir. Benim neslim, barış nutuklarından çok savaşları; insan hakları bildirilerinden çok katliamları; diplomatik zirvelerden çok yetim kalan çocukları hatırlıyor. Bu yüzden son yarım asrın muhasebesini yaparken hafızam beni birer birer yaşanan büyük felaketlere götürüyor.
Mesela, Türkiye'nin maruz kaldığı terör saldırıları karşısında sessiz kalmakla yetinmeyenler, bu yıl 31. yıl dönümünü idrak ettiğimiz Srebrenitsa Katliamı'nda da katliamcıların önünü kesmek yerine onlara çeşitli şekillerde destek oldular.
Hatırlarsınız; Bosna'da, Srebrenitsa Katliamı sırasında NATO'nun Hollanda'ya bağlı barış gücü askerleri, kulaklarındaki müziğin eşliğinde içkilerini yudumlayıp eğlenirken katliama yalnızca seyirci kalmadılar; katliamı gerçekleştirenlerin önünü açan bir tutum sergilediler. Masumların, mazlumların, Müslümanların uğradığı taciz ve zulme seyirci kaldılar.
İşte tam da bu sebeple, savaş ve barış kavramlarına bakışımız tarih kitaplarının anlattıklarından farklı bir hâl aldı. Bizim neslimiz, barışı uluslararası bildirilerden değil; savaş meydanlarından, göç yollarından, yetim kalan çocukların gözlerinden ve dünyanın bu acılar karşısındaki tavrından öğrendi. Son yarım asrın yaşanmışlıkları hafızamızda bir araya geldiğinde insan ister istemez şu soruyu soruyor: Gerçekten kim katil, kim maktul; kim canavar, kim mazlum?
Bizim savaş ve barış, sefer ve zafer anlayışımızı tarih kitaplarından çok, yaşadığımız çağın acı tecrübeleri şekillendirdi. Gördüklerimiz, duyduklarımız ve bizzat şahit olduklarımız, kitaplarda okuduklarımızdan çok daha öğretici oldu.
Gençliğimizin ilk yıllarında Sovyet Rusya'nın ve Çin'in Marksist-komünist bir dünya düzeni kurma ideali uğruna yakıp yıktığı ülkeler ve milletler arasında Doğu Avrupa'nın yanı sıra Müslüman Türk dünyası da vardı. Yapılan zulümler, işkenceler ve soykırımlar iliklerimize kadar işlemiş; benliğimizi alt üst etmişti.
Son altmış yıla bakınca zihnim ister istemez şu sorunun cevabını arıyor: Dünyada katliamların daha ileri boyutu olan jenositler, yani soykırımlar, nerelerde yaşandı?
Düşündürücü cevap şu: Yaklaşık iki milyon insanın ölümüne yol açan Kamboçya Soykırımı (1975–1979) dışında, son yarım yüzyılda yaşanan büyük katliamların, soykırımların ve savaşların önemli bir bölümü İslam coğrafyasında meydana geldi.
Doğu Türkistan'da 1949'dan beri Uygur Türklerine uygulanan, 2017'den sonra ise daha da ağırlaşan baskılar; 1988'de Halepçe'de beş bin insanın kimyasal silahlarla katledilmesi; 1994'te Ruanda'da yaklaşık bir milyon insanın yüz gün içinde öldürülmesi; 1995'te Srebrenitsa'da sekiz binden fazla Boşnak'ın sistemli biçimde yok edilmesi; Darfur'da yüz binlerce insanın öldürülüp milyonlarcasının yurdundan edilmesi; Myanmar'da Rohingyalara yönelik katliamlar ve Gazze'de on binlerce insanın hayatını kaybetmesi bunun en acı örnekleridir.
Bunlara; 1979-2021 yılları arasında iki milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği Afganistan savaşlarını, yaklaşık otuz bin insanın öldüğü ve bir milyondan fazla kişinin yerinden edildiği Karabağ Savaşı'nı, Suriye, İran-Irak ve Yemen savaşlarını, yüz binlerce insanın öldüğü 2003 sonrası Irak işgalini de eklediğimizde ortaya insanlığın vicdanını sarsan korkunç bir tablo çıkmaktadır.
Kesin rakamlar bilinmemekle birlikte yüz binlerce asker ve sivilin hayatını kaybettiği Rusya-Ukrayna Savaşı'nı, yüz binlerce insanın ölümüne yol açan Birinci Körfez Savaşı'nı ve ABD'nin askerî gücünü kullanarak İran'a yönelik başlattığı saldırıları da bu tabloya ilave etmek gerekir.
Bütün bunların büyük ölçüde İslam coğrafyasında yaşanmış olması üzerinde akıl, vicdan ve insaf sahibi herkesin durup düşünmesi gerekir. Bana göre bu tablo, yalnızca askerî veya siyasi bir mücadeleyi değil; aynı zamanda insanları kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştıran, seküler bir dünya tasavvurunu hâkim kılmaya çalışan küresel bir zihniyetin de yansımasıdır.
Batı dünyası, bu süreçte işi daha ileri götürerek Müslümanları birbirine kırdırma stratejisini gizli veya açık biçimde hayata geçirmiştir. ETA ve IRA'yı bir kenara bırakırsak; PKK, El-Kaide, IŞİD, Boko Haram ve Eş-Şebab gibi örgütler bunun en kanlı örnekleri arasında yer almaktadır. Bu örgütlerin, farklı dönemlerde çeşitli küresel güç mücadelelerinin aracı hâline getirildiği de inkâr edilemez bir gerçektir.
Şimdi bütün bu tabloya yeniden bakın. Sonra vicdanınıza danışarak karar verin:
Canavar kim, katil kim; şehit kim, maktul kim?
Ve söyleyin...
Böyle bir dünyada savaşa, barışa, sefere ve zafere dair anlayış, başkalarının bize anlattığı gibi midir; yoksa bizzat yaşadığımız acıların öğrettiği gibi mi?