MİSAFİRSİZ HANELER
Geçen akşam yatsı namazından sonra mahalledeki dostlarla birlikte bizim apartmanın önüne kadar geldik. Kendilerine:
— Çay olur mu bilmem; ancak az önce ocakta süt vardı, size ikram edebiliriz, dedim.
Biraz da ısrar ettim ama misafirim olup süt ikramına razı edemedim kendilerini.
— O hâlde müsaade edin, ayaküstü tam kırk yedi yıl öncesinden bir hatıramı anlatayım, dedim.
Sağ olsunlar, dikkatle ve nezaketle dinlediler.
Kırk yedi yıl önceydi. Türkçe öğretmeni olarak Bingöl'e atanmıştım. İl içi tayinle Karlıova yolu üzerindeki Ilıcalar Ortaokulu'nda müdürlük görevi de üzerime verilmişti. Okulların açılmasına az bir süre vardı. Daha önce de kullanılan, ahırdan bozma okul binasını eğitim ve öğretime hazırlamaya çalışıyorduk. Birkaç gün içinde memurumuz Selahattin Bey ve hizmetlimiz Süleyman Efendi ile hayli kaynaşmıştık.
Aradan yaklaşık bir hafta geçmişti. Selahattin Bey, yöre halkının kendisine hitap ettiği isimle Sadık:
— Hocam, az aşağıda, yolumuz üzerinde yaşlı ve hasta bir Abdullah Amcamız var. Kendisini ziyaret etmek ister misiniz? diye sordu.
— Elbette, niçin olmasın? dedim.
İşlerimizi toparlayınca akşama doğru okuldan çıkıp yamaç aşağı indik. Üç dakika sonra, en fazla elli metrekarelik bir deprem konutunun önüne ulaştık.
Kapıyı Sadık tıkladı. Evin kadınları geri çekildi, biz de içeri girdik.
Karşımızda tam anlamıyla bir pîr-i fânî vardı. Yer yatağında, gözleri kapalı, oldukça zayıf düşmüş, ak sakallı bir ihtiyar boylu boyunca uzanıyordu.
Selam verdik. Selamımızı kısık bir sesle aldı. Sesine aşina olduğu için Zazaca:
— Hoş geldin Sadık, buyur, diye mırıldandı.
Sadık:
— Hacı Amca, yanımda ortaokulumuzun yeni müdürü var. Birlikte sizi ziyarete geldik, diye seslendi.
Hacı Amca göz kapaklarını hafifçe araladı. Bulunduğu yerden doğrulmaya çalıştı. Rahatsız olmaması için ısrar etmeme rağmen, arkasını yastıklarla desteklediler ve yarı oturur hâle geldi.
Elini öptüm, kendimi tanıttım, şifalar diledim.
Ziyaretimizden son derece memnun olmuştu. Yaşlı ve hasta adam adeta bir anda dirilmiş; gözlerine fer, yüzüne canlılık gelmişti. O sırada göz pınarlarından birkaç damla yaşın aksakalının üzerine süzüldüğünü fark ettim.
Sormadan edemedim:
— Hayırdır Hacı Amca, niye ağladın?
Yine kısık ama net bir sesle:
— Çok korktum Hoca Efendi, çok korktum... dedi.
Şaşkınlıkla:
— Hayırdır inşallah? deyince anlattı.
O gün kendisini bizden başka ziyaret eden olmamış.
— Bugün kimse gelmedi. Ya yarın da gelen olmazsa? Ya öbür gün de uğrayan çıkmazsa? Evimiz üç gün misafirsiz kalırsa hâlimiz nice olur diye endişelendim, Hoca Efendi. Sizin ziyaretinizden dolayı çok mutlu oldum. Onun için duygulandım. Sizlerden Allah razı olsun. Beni büyük bir korkudan kurtardınız. Büyüklerimiz bize Allah Resûlü’nden (sas), “Bir eve üç günden fazla misafir uğramazsa o evden korkulur.” sözünü aktarır, hanelerimizin misafirsiz kalmaması konusunda bizi ikaz ederlerdi.
Doğrusu şaşkınlığım daha da arttı.
Üç hafta değil...
Üç ay değil...
Üç yıl değil...
Sadece üç gün...
Bir evin üç gün boyunca misafirsiz kalması, bir insanı endişelendirip korkutabiliyordu.
Bugün ise bambaşka bir dünyada yaşıyoruz.
Eskiden insanlar evlerine misafir gelmediğinde üzülürdü; şimdi çat kapı gelen misafire şaşırıyoruz.
Eskiden kapılar komşular için açıktı; şimdi aynı apartmanda oturan insanlar birbirlerinin isimlerini bilmiyor.
Eskiden çocuklar komşu evlerinde büyürdü; bugün insanlar yan dairede kimin yaşadığını merak etmiyor.
Telefonlarımız dolu, rehberlerimiz kalabalık; fakat gönül dünyamız aksine tenha ve kimsesiz.
Belki de modern zamanların en büyük yoksulluğu budur: Kalabalıklar içinde yalnızlaşmak...
Abdullah Amca'nın korktuğu şey, evinin üst üste üç gün misafirsiz kalmasıydı.
Bugün ise nice evlerde haftalarca, aylarca, hatta yıllarca gerçek bir misafir ağırlamadan yaşanıyor. Daha acısı, bunu bir eksiklik olarak görmeyenlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Oysa misafir, en yakınımızdan en uzağımıza kadar kim olursa olsun, sadece gelen bir insan değildir. Misafir; muhabbetin, bereketin, paylaşmanın ve hatırlanmanın manevî hazzıdır. Hani sık sık rahmetten ve bereketten söz ediyoruz ya; işte misafir, onun ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Merak edenler için söyleyeyim: Abdullah Amca daha sonra sıhhatine kavuştu. Hatta zaman zaman Ilıcalar Camii'nin mihrabına geçip bizlere imamlık da yaptı.
Aradan kırk yedi yıl geçti.
Fakat ben hâlâ onun aksakalına düşen o birkaç damla gözyaşını unutamadım.
Çünkü o gözyaşları, misafiri rahmet bilen bir medeniyetin sessiz çığlığıydı.
Bingöl Ilıcalar'daki Abdullah Amca'nın o sözü bugün bana her zamankinden daha anlamlı geliyor:
“Bir eve üç günden fazla misafir uğramazsa o evden korkulur.”
Kültürümüzde misafir, bizim değil; Allah'ın emanet ettiği bir bereket vesilesidir. Halk arasında bu yüzden ona “Tanrı misafiri” denilmiştir.
Evet, misafir sadece bir insan değildir; beraberinde muhabbeti, duayı, bereketi ve rahmeti getirir.
Belki de bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey tam da budur: Evlerimizi büyütmekten önce gönüllerimizi büyütmek... Kapılarımıza daha sağlam kilitler takmaktan önce, gönüllerimizin kapılarını aralamak... Çünkü misafirsiz kalan evler zamanla sessizleşir; misafirsiz kalan gönüller ise yalnızlaşır.