Konya
Kapalı
9°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,4624 %0.09
51,0158 %-0.44
6.439,67 % 0,33
Ara
AREFEDE KABİR ZİYARETİ

AREFEDE KABİR ZİYARETİ

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Arefe günüydü. İkindi namazının ardından kabirlerin yolunu tuttuk.

Oysa ben, kabir ziyaretini bir güne, bir vakte sığdıranlardan değilim. Çünkü orada yatanlar, gözümü dünyaya açtığımda gördüğüm ilk yüzler: Annem, babam, dedem, ninem… Ve ömrümün yarm asra yakının omuz omuza geçirdiğim eşim, hayat arkadaşım.

Son yıllarda ölümü konuşmaktan korkan bir topluma dönüştük.

“Her canlı ölümü tadacaktır,” hakikatine bile tahammül edemeyen bir hassasiyet…

Oysa gerçek değişmiyor: Ölümden başkası yalan.

Daha açık söyleyelim: Ölüm, tek hakikattir.

Ölümden kaçan bir insanın hakikati konuşma iddiası da yoktur.

“Ölümü, kabri, dirilişi ilim erbabına bırakalım” diyerek kenara çekilmek bir tevazu değil; konforlu bir kaçıştır. Çünkü ölüm, ertelenebilecek bir tartışma değil, hayat ile yüzleşmedir.

Bugün yaşanan, basit bir dünyevîleşme olarak açıklanamaz; bu bir hakikat aşınmasıdır.

Ölümü hayattan silen zihin, hesabı da silmek ister. Çünkü her ölüm hatırlayışı, insana bir gün hesap vereceğini fısıldar.

Bu fısıltıyı susturmanın yolu, mezarlıklara mesafeli durmaktan geçer.

Modern insan, ölümü hayatından çıkarabileceğine inanır.

Bu yüzden mezarlıkları şehir dışına iter, kabir ziyaretini unutulmuş bir geleneğe çevirir, ölümü yokluk sayar.

Sonra da kendini özgür zanneder.

Oysa hakikat tersidir:

Ölümü unutan insan, arzularının kölesi olur. Daha çok ister, daha çok tüketir, daha çok bağlanır.

Ve sonunda sadece sahip olduklarının değil, sahip olma hırsının esiri hâline gelir.

İmam-ı Azam’ın kabir azabının inkârına karşı gösterdiği sert tavır boşuna değildir.

Bu, teolojik bir ayrıntı değil; insanın kendini kandırma biçimine karşı bir itirazdır.

Kabir azabını inkâr eden zihin, aslında ölümü etkisizleştirmek, ahireti belirsizleştirmek ve sorumluluğu buharlaştırmak ister.

Kabirde hayatın olmadığını düşünen biri için ölüm, toprağa gömülen bir bedenin hikâyesinden ibarettir.

Biter. Kapanır. Unutulur.

 

Yıllar evvel, en mutlu gününde atla çekilen ya da yaya yapılan gelin alma alayının mezarlık etrafında tur atmasının anlamı budur: Dünya evine gireceksin,  ama ölüm gerçeği var; bunu aklından asla çıkarma!

Bizim kabristan ikiye ayrılır: Bir yanı baba tarafı, bir yanı anne tarafı.

Önce birine varırsın, sonra ötekine…

Ama aslında her adımda aynı hakikate yürür insan; toprağın değiştiği yerde kader değişmez.

Rahmetli Hafız Nuri Hoca’nın sesi hâlâ kulaklarımda:

Arefe günü kalabalığın ortasında Arapça selamla başlar, sonra Allah Resulü’nün yaptığı duayı berrak Türkçesiyle dile getirirdi:

“Ey kabir ehli! Selâm size, ey bu diyârın mü’minleri! İnşâallah yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim.”

Sonra kalabalığa döner, yavaşça eklerdi:

“Bir gün biz de burada, sizlerle birlikte olacağız.”

Çocuk aklım için bu sözler bir duadan ibaretti.

Ölüm, başkalarının başına gelen bir hikâyeydi o zamanlar.

Yıllar geçti. Irmak çekildi.

Şimdi kabirler benim için bir ziyaretgâh değil yalnız; hakikatin yüzüme tutulduğu aynalardır.

Her taş bir isim değil, her isim eksilmiş bir ömrün sessiz şahididir.

Ve ben o sessizliğin ortasında kendi gürültümü işitiyorum.

Anladım ki ziyaret, başkalarına değil, kendine varmakmış.

Her gidiş içimde kurulan bir mahkeme; her dua, nefsime yönelmiş bir sorgudur.

Hesaplaşma dediğim, geçmişle değil yalnız, ihmal edilmiş hakikatle.

Bâki olanın karşısında geçici olana sarılmak, avuçta su tutmaya benziyor.

Ne kadar sıkarsan, o kadar kayıp.

Dünya, peşinden koşulana değil; ardında bırakılana dönüşüyor.

Artık kabir ziyaretleri benim için bir yas değil.

Bir hatırlayış… bir silkiniş… bir dönüş.

Öze doğru. Asla doğru. Hakikatin kendisine doğru…

Ve tuhaftır; o suskun taşların arasında hayat da kendini hatırlatır.

Uzun zamandır görmediğin bir dostla karşılaşmak, bir akrabayla göz göze gelmek.

Hâlleşmek, helalleşmek…

Ölümün gölgesinde hayatın en sahici hâli bu olsa gerektir.

Kabirleri ziyaret ettiğimi sanırdım.

Meğer her seferinde kendimi ve kendi geleceğimi yoklayıp sorguluyormuşum.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *