BEN BU KILICI NE YAPAYIM?
Şimdi size anlatacağım öyküyü, isim vermeden yazacağım. Zira gerçekten öykünün sahibini sever sayarım. Ancak bunu anlatmam gerek kesinlikle. Zaten bunca zaman neden anlatmadım, nasıl oldu da yazmadım bilmiyorum.

Gece üçü biraz geçiyor. Hala prova devam ediyor. İnsanların beyinleri akmış bir halde, son bir gayret yönetmenimizin dediklerini uygulamaya çalışıyoruz. Prömiyere çok az kaldığı için evin yolunu unuttuk. Tarihi zor bir oyun çalışıyoruz. Başrolü oynayan dostumun yükü bir hayli ağır. Duygudan duyguya geçmek zorunda. Üstelik balya balya repliklerle. Ah bu yazarların oyuncuya hiç acıması yok vesselam. İnanılmaz konsantre bir halde tiradını oynuyor. Hemen arkasında onun baş muhafızlığını oynayan arkadaşım var. Biraz önce ona yönetmen, oyuncu tirada başladıktan sonra bilmem kaçıncı replikten sonra kılıcı ona ver demişti. Şimdi akan beyniyle, bunun nerede olduğunu bulmaya çalışıyor çaresiz gözlerle. Dediğim gibi saat gece üç ve herkes ziyadesiyle sinirli. Arkadaşım tiradına başladı. Arkada elinde kılıç kalakaldı bizimki. Tiradın arasına, küçük seslerle, hocaya çaktırmadan sormaya çalışıyor. “Hocam ben bu kılıcı ne yapayım?” Allahtan duymuyor onu hoca. O da oyuncu gibi tirada konsantre halde. Ki zaten bu sorunun o kadar yanıtı var ki. Duymadığı iyi oldu.

Ancak bizimkinin yılmak gibi derdi yok. Israrla sormaya devam ediyor. Baktı yanıt gelmiyor, bu sefer de oyuncunun yanına kadar geliyor. Sonra bir kez daha soruyor. “Hocam ben bu kılıcı ne yapayım?” Hoca sonunda duydu. “Oğlum bir dur yahu! Adam duyguya girmiş, işini yapıyor, sen orada bozuk plak gibi iki de bir kılıcı ne yapayım, kılıcı ne yapayım. Benim ağzımı bozma. Neyse prova bitmiştir arkadaşlar. Zira elimden bir kaza çıkacak.”
Onun sayesinde prova bitti. Eve gidip dinlenme fırsatı bulduk. O ise; Türk tiyatrosu literatürüne girdiğinin farkında bile değildi. Artık onun adı: Ben bu kılıcı ne yapayım …. oldu.