İÇİMİZDE BÜYÜTTÜĞÜMÜZ YÜZLER
Bir bakış, bir söz, küçük bir davranış… Bazen bunlar, insanın zihninde olduğundan çok daha büyük anlamlar kazanır. O an fark edilmese bile insan, karşısındaki kişiyi sessizce büyütmeye başlar. Onun söylediklerine yeni anlamlar ekler, sustuğu yerlere kendi cümlelerini yerleştirir. Böylece zamanla gerçek bir insanın yanında, zihnin içinde ikinci bir siluet oluşur. Bu siluet, çoğu zaman daha sakin, daha anlaşılır ve daha eksiksizdir. İnsan zihni eksikleri tamamlamayı sever. Belirsizliği uzun süre taşıyamaz; o boşluğu bir düşünceyle, bir umutla ya da bir beklentiyle doldurur. Bu yüzden birini tanıdığımızı sandığımız anlar, aslında çoğu zaman onun hakkında kurduğumuz düşüncelerin yoğunlaştığı anlardır. Oysa tanımak, düşündüğümüzden daha zor bir süreçtir. Gerçek bir insan, zihnimizdeki kadar düzenli değildir. Herkesin sabırsız olduğu anlar vardır, suskun kaldığı zamanlar vardır, yanlış anlaşılmaların içinde kaybolduğu günler vardır. İnsan dediğimiz varlık tek bir yüz taşımaz; ruhu birçok duygunun kesiştiği bir yer gibidir. Bunu fark etmek ise zaman ister, dikkat ister, bazen de küçük hayal kırıklıklarını göze almayı gerektirir. Çünkü insanın zihninde büyüttüğü görüntü ile gerçeğin görüntüsü her zaman örtüşmez. Bir süre sonra bu iki görüntü yan yana gelir. Biri iç dünyamızın kurduğu şekil, diğeri hayatın gösterdiği gerçek. İşte o noktada insan, tanımanın aslında ne kadar derin bir mesele olduğunu fark eder. Birini anlamak; yalnızca onun sözlerini duymak değil, sustuğu anları da görebilmektir. Onun güçlü yönlerini takdir ederken, eksik yönlerini de inkâr etmemektir. Bu kolay bir şey değildir. Çünkü insan, iç dünyasında kurduğu düzenin bozulmasını istemez. Zihin alıştığı görüntüye tutunur. Oysa hayat sürekli yeni yönler gösterir. İnsanların değişebileceğini, farklı yüzler taşıyabileceğini, bazen düşündüğümüz kadar basit olmadıklarını hatırlatır. Yine de bu durum, insanın yanıldığı anlamına gelmez. Aksine, bu durum insanın ne kadar derin bir varlık olduğunu gösterir. İnsan yalnızca gördüğüyle yetinen bir canlı değildir. O, anlam arayan bir varlıktır. Karşısındaki insanı çözmeye çalışırken aslında kendi iç dünyasının sınırlarını da keşfeder. Belki de bu yüzden gerçek tanıma süreci aceleye gelmez. Zaman, insanın zihninde büyüyen görüntüler ile hayatın sunduğu gerçekleri yavaş yavaş birbirine yaklaştırır. Bazen bu süreçte bazı düşünceler değişir, bazı beklentiler sönükleşir. Fakat yerine daha sağlam bir anlayış doğar. Çünkü insanları gerçekten anlamak, onları kusursuz görmekten değil; onların insan olduğunu kabul edebilmekten geçer.
İşte o zaman insan, iç dünyasında büyüttüğü yüzlerin yerini daha gerçek, daha sade ama daha samimi bir görüntüye bıraktığını fark eder. Ve belki de tanımak dediğimiz şey tam olarak budur: Bir insanın kusurlarıyla, suskunluklarıyla, değişen yönleriyle birlikte var olduğunu anlayabilmek.