İFTAR SOFRASI MI, VİCDAN SOFRASI MI?
Ramazan ayı… Rahmet ayı. Bereket ayı. Mağfiret ayı.Ama hepsinden önce bir muhasebe ayı. Akşam ezanına doğru saatlere bakıyoruz. “İftara ne hazırlasak?” “Sahurda ne yesek?” Sofralar donatılıyor. Çorbalar kaynıyor. Tatlılar hazırlanıyor. Evlerimizde bereket telaşı var. Aynı saatlerde dünyanın başka köşelerinde ise başka bir telaş yaşanıyor. Gazze’de bir anne, çocuğuna iftar değil; sabredecek bir umut arıyor. Doğu Türkistan’da bir baba, sessizliğe gömülmüş bir coğrafyada evladının yarınından endişe ediyor. Afrika’nın kurak topraklarında bir çocuk, açlıktan donuk gözlerle gökyüzüne bakıyor. Biz açlığı akşama kadar yaşıyoruz. Onlar günlerce. Bizim açlığımız, özellikle Ramazan ayında, iradeyle seçilmiş bir ibadet; Onların açlığı ise çoğu zaman savaşın, yoksulluğun, adaletsizliğin ve çaresizliğin sonucu… Bu fark, iftar soframıza sadece yemek değil, vicdan da koymamızı gerektirir. Mahcubiyetle İftar sofrasına otururken: “Ya Rabbi, bu nimetlere erişemeyen kardeşlerimi unutmadım.” diyebilmeliyiz. Şükür; sadece “Elhamdülillah” demek değil, nimetin sahibini ve nimetten mahrum olanı birlikte düşünmektir. Bugün dünyada 800 milyondan fazla insan her gece aç yatıyor. Buna karşılık yılda yaklaşık 1 milyar ton gıda çöpe gidiyor. Bir yanda obeziteyle mücadele eden toplumlar, diğer yanda bir dilim ekmeğe, bir tabak sıcak yemeğe muhtaç milyonlarca insan. Ne garip bir çağdayız! Gıdanın değil, vicdanın tükendiği bir çağ. Ramazan bize sadece sabrı öğretmez. Empatiyi öğretir. Aç kalmak, açın halinden anlamak içindir. Oruç, mideyi terbiye ederken kalbi uyandırmak içindir. Peki kalbimiz gerçekten uyanıyor mu? İftar, sadece oruç açma vakti değildir. İftar bir hesaplaşma vaktidir. Soframızla hesaplaşma… Tüketim alışkanlıklarımızla hesaplaşma… İsrafımızla yüzleşme… Sessizliğimizle yüzleşme… Çünkü her çöpe atılan ekmek, bir çocuğun rızkıdır. Her israf, insanlığın ortak vicdanında açılmış bir yaradır. Ramazan; tüketme değil, bölüşme ayıdır. Gösteriş değil, gönül ayıdır. İsraf değil, infak ayıdır. Bir hurmayı ikiye bölmek, en zengin sofradan daha kıymetlidir. Bir yetimin başını okşamak, en pahalı tatlıdan daha tatlıdır. Bir ihtiyaç sahibinin kapısını çalmak, en kalabalık davetten daha hayırlıdır. Akşam iftar sofrasına oturmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ben bugün bir açın duasında var mıyım?” Eğer cevabımız “evet” ise işte o zaman iftarımız gerçek anlamını bulur. Eğer cevabımız “hayır” ise hâlâ fırsatımız var. Çünkü Ramazan bir dönüş davetidir. Mutluluk; hiç kimsenin aç kalmadığı bir dünya kurulduğunda gerçek anlamına kavuşacak. O güne kadar her lokmada minnettarlık, her sofrada paylaşma niyeti olmalı. Çünkü dünya hepimizin sofrası. Ve bu sofrayı adaletle paylaşmadıkça, hiçbirimiz gerçekten doymayacağız. Son sözü Efendiler Efendisi Peygamberimize bırakalım: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Soru şu: Biz hangi taraftayız? Sofranın mı… vicdanın mı?