BİTMEK ÜZERİNE
İnsan en çok da hiç bitmeyecek sandığı şeylerin sona erdiğini gördüğünde büyür. Çocukken zaman uzundur; bir yaz tatili sonsuz, bir dostluk ebedi, sevdiklerimiz hep yanımızdadır. Hayatın ritmi yavaş ve güvenlidir. Fakat yıllar geçtikçe insan şunu fark eder: Hiçbir şey sandığımız kadar kalıcı değildir. Ve bu fark ediş, içimizde sessiz bir olgunluk başlatır.
Ölüm, bu gerçeğin en net hâlidir. Üzerine konuşmaktan çekinsek de, hayatın tam merkezinde durur. Bir gün bir sandalyenin boş kalması, bir odanın alıştığımız sesini kaybetmesi, telefon rehberindeki bir ismin artık aranamaması… Fiziksel yokluk, duygusal bir ağırlığa dönüşür. İnsan o an, zamanın geri alınamaz olduğunu anlar. Aslında ölüm fikri bize yabancı değildir; sadece onu kendimizden uzak tutmayı tercih ederiz. Çünkü bitiş düşüncesi, kontrol edemediğimiz bir alanı hatırlatır. Oysa insan zihni düzen ister, devamlılık ister. Kaybetmek ise bu düzeni bozar. Psikolojik olarak yas sürecinin bu kadar sarsıcı olmasının sebebi de budur: Zihnimiz bir boşluğu kabullenmekte zorlanır. Bir süre inkâr eder, sonra öfke duyar, ardından derin bir özlemle baş başa kalır. Fakat zamanla acı, keskinliğini yitirir; yerini daha sakin bir kabullenişe bırakır. Bitişler yalnızca eksiltmez; öğretir de. Bir kaybın ardından insanlar genellikle daha dikkatli sevmeye başlar. Söylenmemiş sözlerin ağırlığını taşıyan biri, bir daha duygularını kolay kolay ertelemez. Küçük kırgınlıkların gereksizliğini fark eder. Çünkü ölüm, öncelikleri değiştirir. Dün önemli görünen meseleler anlamını kaybeder; insanın gözünde daha sade ama daha gerçek bir hayat belirir. Toplum olarak ölümden kaçınmamız, aslında onun gücünden değil; bize kendimizi hatırlatmasındandır. Fani olduğumuzu bilmek, insanın gururunu törpüler. Her şeyin kontrolümüzde olmadığını kabul etmek zor gelir. Fakat tam da bu kabul, yaşam bilincini artırır. Sınırlı bir ömre sahip olmak, anı değerli kılar. Sonsuzluk olsaydı, hiçbir şeyin acelesi olmazdı; dolayısıyla hiçbir şey bu kadar kıymetli de olmazdı. Genç yaşta insan, hayatın uzun bir yol olduğunu düşünür. Hayaller ertelenir, sözler “bir gün”e bırakılır. Oysa bitiş ihtimali, yaşa bakmaz. Bu gerçek korkutucu olabilir; fakat aynı zamanda uyarıcıdır. Ertelemenin risk olduğunu, sevginin açıkça söylenmesi gerektiğini, hayatın bekletilmeye gelmeyeceğini hatırlatır. Ölümün en çarpıcı tarafı, eşitleyici oluşudur. Statüler, başarılar, sahip olunanlar bir noktada anlamını yitirir. Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz kalır. Birine verdiğimiz değer, gösterdiğimiz anlayış, bıraktığımız iz… Asıl kalıcılık burada saklıdır.
Bitişleri düşünmek karamsarlık değildir. Aksine, yaşamın derinliğini fark etmektir. İnsan sonlu olduğunu bildiğinde daha bilinçli seçer, daha içten sever, daha dikkatli yaşar. Çünkü zamanın sınırlı oluşu, her anı özel kılar. Belki de mesele, bir gün her şeyin sona erecek olması değildir. Mesele, o sona kadar nasıl yaşadığımızdır. Bitmek kaçınılmazdır; fakat eksilene kadar dolu dolu var olmak bizim seçimimizdir.
İşte bu yüzden, hayatı anlamak biraz da bitmek üzerine düşünmeyi gerektirir.