Konya
Parçalı bulutlu
4°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,7859 %0.02
51,7450 %0.21
7.010,29 % -0,05
Ara

BİTMEK ÜZERİNE

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

İnsan en çok da hiç bitmeyecek sandığı şeylerin sona erdiğini gördüğünde büyür. Çocukken zaman uzundur; bir yaz tatili sonsuz, bir dostluk ebedi, sevdiklerimiz hep yanımızdadır. Hayatın ritmi yavaş ve güvenlidir. Fakat yıllar geçtikçe insan şunu fark eder: Hiçbir şey sandığımız kadar kalıcı değildir. Ve bu fark ediş, içimizde sessiz bir olgunluk başlatır.

 

Ölüm, bu gerçeğin en net hâlidir. Üzerine konuşmaktan çekinsek de, hayatın tam merkezinde durur. Bir gün bir sandalyenin boş kalması, bir odanın alıştığımız sesini kaybetmesi, telefon rehberindeki bir ismin artık aranamaması… Fiziksel yokluk, duygusal bir ağırlığa dönüşür. İnsan o an, zamanın geri alınamaz olduğunu anlar. Aslında ölüm fikri bize yabancı değildir; sadece onu kendimizden uzak tutmayı tercih ederiz. Çünkü bitiş düşüncesi, kontrol edemediğimiz bir alanı hatırlatır. Oysa insan zihni düzen ister, devamlılık ister. Kaybetmek ise bu düzeni bozar. Psikolojik olarak yas sürecinin bu kadar sarsıcı olmasının sebebi de budur: Zihnimiz bir boşluğu kabullenmekte zorlanır. Bir süre inkâr eder, sonra öfke duyar, ardından derin bir özlemle baş başa kalır. Fakat zamanla acı, keskinliğini yitirir; yerini daha sakin bir kabullenişe bırakır. Bitişler yalnızca eksiltmez; öğretir de. Bir kaybın ardından insanlar genellikle daha dikkatli sevmeye başlar. Söylenmemiş sözlerin ağırlığını taşıyan biri, bir daha duygularını kolay kolay ertelemez. Küçük kırgınlıkların gereksizliğini fark eder. Çünkü ölüm, öncelikleri değiştirir. Dün önemli görünen meseleler anlamını kaybeder; insanın gözünde daha sade ama daha gerçek bir hayat belirir. Toplum olarak ölümden kaçınmamız, aslında onun gücünden değil; bize kendimizi hatırlatmasındandır. Fani olduğumuzu bilmek, insanın gururunu törpüler. Her şeyin kontrolümüzde olmadığını kabul etmek zor gelir. Fakat tam da bu kabul, yaşam bilincini artırır. Sınırlı bir ömre sahip olmak, anı değerli kılar. Sonsuzluk olsaydı, hiçbir şeyin acelesi olmazdı; dolayısıyla hiçbir şey bu kadar kıymetli de olmazdı. Genç yaşta insan, hayatın uzun bir yol olduğunu düşünür. Hayaller ertelenir, sözler bir gün”e bırakılır. Oysa bitiş ihtimali, yaşa bakmaz. Bu gerçek korkutucu olabilir; fakat aynı zamanda uyarıcıdır. Ertelemenin risk olduğunu, sevginin açıkça söylenmesi gerektiğini, hayatın bekletilmeye gelmeyeceğini hatırlatır. Ölümün en çarpıcı tarafı, eşitleyici oluşudur. Statüler, başarılar, sahip olunanlar bir noktada anlamını yitirir. Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz kalır. Birine verdiğimiz değer, gösterdiğimiz anlayış, bıraktığımız iz… Asıl kalıcılık burada saklıdır.

 

Bitişleri düşünmek karamsarlık değildir. Aksine, yaşamın derinliğini fark etmektir. İnsan sonlu olduğunu bildiğinde daha bilinçli seçer, daha içten sever, daha dikkatli yaşar. Çünkü zamanın sınırlı oluşu, her anı özel kılar. Belki de mesele, bir gün her şeyin sona erecek olması değildir. Mesele, o sona kadar nasıl yaşadığımızdır. Bitmek kaçınılmazdır; fakat eksilene kadar dolu dolu var olmak bizim seçimimizdir.

İşte bu yüzden, hayatı anlamak biraz da bitmek üzerine düşünmeyi gerektirir.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *