İNSAFSIZLIĞI İLKELERİNİZ ARASINDA BARINDIRMAYIN
İnsaf; elinde güç varken ezmemeyi, haklıyken haddini bilmeyi, kazanabilecek durumdayken bile insanlığını kaybetmemeyi becerebilmektir. İnsaf, insanın vicdanıyla kurduğu en sade ama en ağır sorumluluk bağlarından biridir. Ne var ki yaşamımızda yapılan manasız tercihler, bu bağın zayıflamasında ve insanlığın karanlıkla baş başa kalmasında büyük pay sahibidir.
İnsanoğlunun vazgeçemediği haddini bilmezlik, insaf adı verilen duygunun kar misali eriyip gitmesinin başlıca sebebidir. İnsan her şeyi öğrenir; makamı, gücü, hesap yapmayı, kazanmayı… Lakin kendisini gördüğü yüksek tepelerden bir gün düşebileceğini idrak etmek istemez. Aslında bilir; fakat gururuna yediremediği için bu gerçeği inkâr etmeyi tercih eder. İşte tam da bu inkâr hâli, insafsızlığın kapısını aralar.
Yazık ki insan, merhametten yoksun bir yaşam biçimini kendisine şiar edinmekte; vicdansızlıkla hareket etmeyi marifet saymaktadır. Üstelik hesaba katmadığı bir kuvvet vardır: Yanlışları sonlandırmak adına düşünmeden üzerine gidilen her şeyin, sonunda daha büyük yıkımlara sebep olacağı gerçeği. İnsan, verdiği uğraşların hem kendisine hem de çevresine vereceği zararı hesap etmeden geri dönüşü olmayan adımlar atar. Böylece kendisini ucu bucağı olmayan bir boşluğun içine sürükler; kalbinde vicdanın, merhametin ve insafın yok olmasına zemin hazırlar.
Bazıları, insanların dertleriyle dertlenmek yerine “azıcık aşım, kaygısız başım” diyerek yoluna bakmayı tercih eder. Bu zihinsel bulanıklık, kişinin kendisini sorgulamasına izin vermez. Oysa bizim yetiştirilme anlayışımız; her daim zayıfın yanında durmayı, gücünü ezmek için kullananlara gerektiğinde sınır çizmeyi öğretmiştir. Kimileri bunu boş bir delikanlılık olarak görmüş, kimileri ise bu duruşta yanımızda yer almıştır. Biz ise hiçbir zaman güç gösterisini marifet sayanlara meydan vermedik.
Çünkü insana istediği gibi davranırsanız, sizi kendisine kul köle olmaya müsait görür. İstediği gibi yönlendirebileceğini, kullanabileceğini zanneder. Fakat içimizdeki vicdanı yok saymadığımızı fark ettiklerinde, sert bir kayaya çarptıklarını anlarlar. Gözlerini açtıklarında düşündükleri tek şey şudur: İş işten çoktan geçmiştir. Artık gücün zayıfı köle gibi gördüğü devir kapanmış, insana insan olduğunu hatırlatan gün doğmuştur.
Bu nedenle diyorum ki; karşınızda her kim olursa olsun, onu vicdanınızla sınamayı tercih etmeyin. Aksi hâlde hiç de iç açıcı sonuçlarla karşılaşmazsınız. Kendini güçlü karşısında eğilmeye, zayıfın yanında dimdik durmaya adamış bir insanın duygularını hiçe saymak; beklenmedik kırılmaların ve dönüşümlerin kapısını aralar.
Benim kanaatim şudur: İnsanların sabrını zorlayarak, sükûnetini bozmaya çalışarak vakit kaybetmek yerine; hadsizliği bir kenara bırakıp hayatı insafla idame ettirmenin mücadelesini verin. İnsanlarla uğraşmayı bırakın; bir kuşun yuvasını bozmanın bile kaderi belirleyen adımlardan biri olduğunu unutmayın. Kırıp dökmek yerine gönül almak, yarım elmayla dahi olsa onarılması gereken enkazları tamir etmek en hayırlı işlerdendir.
Bugün “bana ne” diyerek sırt çevirdiğimiz insanlara, yarın muhtaç olabileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. Davranışlarımızı bu bilinçle şekillendirmek, en doğru yoldur. İnsafsızlığa bir de önyargı eklendiğinde; ihtiyaç sahiplerini küçük düşüren tavırlar, bencilliğimizden vazgeçmediğimizin açık göstergesidir. Bu söylediklerim şahsi kanaat değil; çevremizde fazlasıyla yaşanan gerçeklerin bir özetidir.
Hayatı yalnızca kendilerinden ibaret sanan, gösteriş budalalarının varlığı; insafın ne denli eridiğinin açık bir işaretidir. Oysa hayat, belli grupların ya da tek bir şahsın elinde oyuncak değildir. İnsafı olmayanlara teslim edilen her düzen, telafisi mümkün olmayan kayıplara yol açar. Bilinmelidir ki insafın olmadığı yerde fitne kazanları kaynamaya, nifak tohumları erken filizlenmeye başlar.
Bizim yapmamız gereken; bu dünyayı gösterişten ibaret sananların eline bırakmamak, yıkılan enkazları yeniden inşa etmektir. Bunun yolu; önce eksikleri görmek, sonra onarmaya cesaret etmektir. Kibrin bize yön vermesine izin vermeden, gücümüz yettiğince ihtiyacı olanlara el uzatmak; düştükleri yerden kalkmalarına vesile olmaktır. Yapıcılığı ilke edinerek karanlıklara ışık olmayı, “ben bilirim” anlayışını ortadan kaldırmayı seçmeliyiz.
Aksi hâlde başarısızlığın sebebi; omuz omuza yürümeyi bilmemek ve yanlış insanları hayatımıza dâhil etmek olacaktır. Her “yanındayım” diyeni içimize almak; fitnenin ve nifakın büyümesine engel olamadığımız gibi, bizden umut bekleyenleri de hayal kırıklığına uğratır.
Belki bu sözlerim bazılarına körler çarşısında ayna satmak gibi gelebilir. Ancak boş işler müdürlüğü yaparak hayata tutunulmaz. Son sözüm şudur: Size uzanan eli geri çevirmeyin, uzanan elinizi de havada bırakmayın. İnsafınızın yok edilmesine müsaade etmeyin. Aksi hâlde kendinizi, çıkışı olmayan bir labirentin içinde savrulurken bulursunuz.
Her şeyinizi geride bırakabilirsiniz; fakat size kim olduğunuzu hatırlatan insafınızı, vicdanınızı ve merhametinizi asla geride bırakmayın. Çünkü bu üç duygu, insanın kendisini gördüğü en gerçek aynadır.