BİTİŞ SANDIĞIMIZ YER
İnsan, en çok her şeyin tükendiğini düşündüğü anlarda sessizleşir. Kelimeler azalır, cümleler yarım kalır. İçten içe bir durma hâli çöker; sanki zaman, insanın kalbine çarparak yavaşlar. O anlarda kimse geleceği düşünmez. Çünkü gelecek, umut ister. Umut ise tam da o anlarda en uzağa saklanmıştır. İnsan sadece bugünü taşımaya çalışır; ağırlığı artmış bir bugünü.
Bir şeylerin bittiğine inanmak, çoğu zaman aniden olmaz. Önce küçük kopuşlar başlar. Eskisi kadar heyecanlanmamalar, eskisi gibi konuşamamalar, aynı yerde durup farklı şeyler hissetmeler… İnsan bunları fark eder ama adını koymak istemez. Çünkü adını koymak, kabul etmektir. Kabul etmek ise kaybı resmîleştirir. Bu yüzden insan, bitişi geciktirir; içinden geldiğini bile bile susar. Sonra bir gün, artık suskunluk bile yorucu hâle gelir. İnsan kendine bile yabancılaştığını hisseder. Aynaya baktığında tanıdığı yüz durur karşısında ama tanıdık hissettirmez. İşte o an, bir şeylerin gerçekten geride kaldığı anlaşılır. Bu fark ediş büyük bir patlamayla değil, derin bir iç çekişle olur. Gürültüsüzdür ama iz bırakır. Bitişler, insana kendini sorgulatır. “Nerede eksildim?” değil, “Nerede sustum?” sorusu dolaşır zihinde. İnsan çoğu zaman kaybettiğini sandığı şeylerin aslında çok daha önce elinden kaydığını fark eder. Ve bu fark ediş can yakar. Çünkü geçmiş, geri alınamaz; sadece anlaşılabilir. Anlaşıldıkça da yük olmaktan çıkıp derse dönüşür. Bu süreçte zaman farklı akar. Günler geçer ama iyileşme aceleye gelmez. İnsan, güçlü görünmek istemez artık. Kırılganlığını saklamaz. Çünkü kırıldığını kabul etmek, dağılmak değildir; tam tersine kendine alan açmaktır. Acı, insanın içinde dolaşır, yer değiştirir. Bazen hafifler, bazen ansızın ağırlaşır. Ama her hâlinde insana bir şey öğretir. Yavaş yavaş fark edilir ki, hayat insana yalnızca aldıklarıyla değil, geride bıraktıklarıyla da yol çizer. İnsan, neyi taşıyamadığını gördükçe sadeleşir. Her şeyi tutmaya çalışmanın ne kadar yorduğunu anlar. Ve ilk kez, bırakmanın bir yenilgi olmadığını hisseder. Bırakmak; bazen hayatta kalmanın en sessiz yoludur. Zamanla kalbin ritmi değişir. Aynı şeylere aynı şekilde bağlanmamayı öğrenir insan. Bu bir soğuma değildir; bir bilinçlenmedir. Artık her duyguya hemen kapı açılmaz. Ama kapı aralandığında, içeride sahici bir yer vardır. İnsan, kendini kandırmadan sevmeyi, kendini yok saymadan bağlanmayı öğrenir. Yeni olan her şey yavaş gelir bu yüzden. Büyük heyecanlar yerine derinlik tercih edilir. İnsan, yüksek sesli mutlulukların geçiciliğini tanımıştır artık. Daha sakin, daha köklü bir iyilik hâli arar. Ve bu arayışta, kendine daha yakın durur. Kendini dinler, kendini önemser. Çünkü en büyük eksikliğin, insanın kendinden uzaklaşması olduğunu anlamıştır.
Son sandığımız şeyler, bizi durdurmak için değil; yönümüzü değiştirmek için çıkar karşımıza. Hayat, insanı kırarak değil, kırılan yerlerden yeni bir ben inşa ederek ilerletir. Bunu hemen fark etmek gerekmez. Hissetmek yeterlidir. Çünkü bazı gerçekler anlaşılmak için değil, yaşanmak için vardır. Ve insan, bir gün geriye bakmadan yürüyebildiğinde anlar: Bitiş sandığı yer, aslında içten içe olgunlaşan bir başlangıcın eşiğidir. Bu eşik sessizdir, iddiasızdır ama gerçektir. Ve insan, o gerçeğe adım attığında artık eskisi gibi biri değildir. Daha az ama daha derin, daha sakin ama daha sağlamdır.