Yaşadı ve Öldü…
Doğabilmek için birilerinin ölmesi gerekiyordu. Başarmak için ise, birisinin kaybetmesini beklemek. Kimseye zarar vermeden, sessizce yükselmek diye bir şey yoktu. Muhakkak ki bütün yükselişler, birilerinin inmesi demekti. Her gün, her an, aynı şeyleri yapıyordu insan. Her gece ölüyor, her sabah yeniden doğuyordu ve asla neden diye sormuyordu. Bazen kaybediyor, bazen kazanıyor, ben seviyor, bazen seviliyordu. Geçiyordu zaman gibi ömürleri. Ya farkında değillerdi ya da daha kötüsü…


Biliyorlardı oysa, başlayan her şey bir gün mutlaka bitecekti. Acılar da sevinçler de… Yaşam denilen anlamlı anlamsız şey, zıtlıkların uyumuyla vardı. Kocaman hayaller sığdırmaya çalıştığımız yaşamlarımız, kısacık bir üç noktadan ibaret olacak… Yaşadı ve öldü…


Sonsuzluğa idi yolculuğumuz. Bu dünyada yaşamıyor, sadece bu dünyadan geçiyorduk. Bunca beklenti, bunca hırs, bunca kalp kırmanın nedeni, bir dinlenme tesisinde daha fazla çay içebilmek kadar saçma sapan bir düşünceydi. Herkes şanslı değil diyorlar. Kim şanslı öyleyse? Gırtlağına kadar yemekle dolu bir insan mı? Zenginlikleriyle, güzellikleriyle, mucizeleriyle bu dünyadan göçenler mi?


Hz. Yusuf mu? Hz. İbrahim mi? Hz. Nuh mu? Süleyman mı? Karun mu? Firavun mu? Neredeler şimdi? Nereye gitmekteler? Dönecekler mi? Onlara sorsak, kendilerine şanslı derler miydi acaba?
Öykün ne kadar güzel olursa olsun sonumuz hep aynı. Yaşadı ve öldü… O halde tek çare, doğru düzgün yaşamak… En azından yaşamanın hakkını verelim.