Kırk Günün Sessiz Terbiyesi
Anadolu’nun dilinde bazı kelimeler sadece anlam taşımaz; aynı zamanda insan ruhunun gizli ritimlerini de fısıldar. “40’ı çıkmak” da bu kelime gruplarından biridir. Geleneksel kültürde doğumdan ölüme, hastalıktan büyük sarsıntılara kadar pek çok dönemeçte kırk günün ayrı bir yeri vardır. Yeni doğan bebek ve anne lohusalık dönemini kırk gün içinde atlatır, cenazeler kırkıncı günde anılır, büyük acı yaşayanın “kırkı çıksın” denir.
Peki bu kırk sayısı nereden gelir?
Kesin bir bilimsel kaynak olmasa da antropologlar ve tarihçiler, sayının kökünün eski Orta Asya inanışlarına, tasavvufi sembolizme ve insanın biyolojik iyileşme ritmine dayandığını söyler. Eski inanışlarda kırk gün, ruhun sarsıntıdan çıkıp tekrar dengeye gelmesi için gereken zaman olarak kabul edilir. Tasavvufta ise kırk gün “çile”, yani ruhun arınma periyodudur. Tıbbi açıdan baktığımızda da vücudun çoğu akut kriz sonrası toparlanma süreci yaklaşık 4–6 haftadır. Yani kültürün sezgisiyle bilimin verisi aynı kapıya çıkar: İnsanın iyileşmeye başlaması için zamana ihtiyacı vardır.
Ama işin en önemli kısmı şudur:
İyileşme başlar… ama tamamlanmaz.
Çünkü insanlar makine değildir. Bir düğmeye basınca unutmaz, bir süre dolunca kapanmaz. Kırk günün asıl anlamı acının tamamen geçmesi değil; insanın artık acıyı taşıyan ama onun altında ezilmeyen bir hâle gelmesidir. Yani yara hâlâ oradadır, ama kişi artık yeni bir güne bakabilecek gücü kendinde bulur.
Kırk gün, insanın kalbinin sızısını değil, sızıyı taşıma biçimini değiştirir.
Acılar, özellikle de duygusal çöküntüler, matemler veya büyük hayal kırıklıkları, kırkıncı günde sihirli bir şekilde silinmez. Fakat o kırk gün boyunca kişi bir sessizlikle, bir durulmayla, bir kabullenme hâliyle tanışır. Beyin nörokimyasal olarak ilk şoku atlatır; duyguların keskinliği azalır. Kırk gün, acının bağırışlarının fısıltıya dönüştüğü eşiği temsil eder.
Belki de bu yüzden büyüklerimiz acı çeken birine “kırkın çıksın, sonra konuşuruz” derdi.
Bu, “unutursun” demek değildir.
Bu, “nefesini toparlarsın” demektir.
Bugünün hızlı dünyasında sabır gibi kelimeler yeri daralmış eski valizler gibi kenara atılıyor. Her şeyin hemen çözülmesini, hemen iyileşmesini istiyoruz. Fakat insan ruhu, hâlâ eski zamanların ritmiyle çalışıyor. İyileşme acele kaldırmıyor.
Belki bu yüzden en zor zamanlarımızda yapabileceğimiz en iyi şey, kendimize bir kırk gün armağan etmektir. Paniksiz, baskısız, suçlanmadan. Bir tür iç yolculuk. Çünkü kırk günün sonunda mucize beklemeyiz; sadece biraz daha güçlenmiş bir kalp bekleriz.
Kırk gün…
Bazen unutmanın değil, yeniden tutunabilmenin adıdır.