BELİRSİZ CEVAPLARIN EŞİĞİNDE
İnsanın iç dünyasında kimi cümleler vardır; söylenmeden önce bile ağırlığını hissettiren, dudaklara uğramadan kalbin bir köşesine çöken cümleler. Bu cümleler, çoğu zaman belirsizlik perdesinin arkasına saklanır. Çünkü insan, cevabın gerçekte ne olduğunu bildiğini sezmesine rağmen, onu kabullenmeye hazır hissetmez. Belirsizlik böyle zamanlarda bir sığınak gibi durur; içimizi yakan açıklığı geciktiren, fakat aynı zamanda ruhumuzu yoran bir bekleyiş hâline gelir.
İçimizde dolaşan soruların çoğu, aslında uzun zamandır cevaba sahiptir. Fakat insan bazen kendi gerçeğine bakmaktan çekinir. Bir hissin ağırlığını taşımak, bir kararı vermek, bir yol ayrımına gitmek her zaman cesaret ister. Bu yüzden belirsizliği, kalın bir sis perdesi gibi önümüze çekeriz. Sis, bir yanıyla bizi korur; gerçeklerin keskin yüzünden uzak tutar. Ama diğer yanıyla yolumuzu bulanıklaştırır, attığımız her adımı biraz daha ağırlaştırır. İnsanın içinde gerçekleşen bu bekleyiş, zamanla bir iç konuşmaya dönüşür. Kalp, söyleyemediği gerçekleri kendi ritmine fısıldar; zihin ise bu fısıltıları susturmak için türlü bahaneler üretir. Oysa bilmediğimizi sandığımız her şey, aslında çoktan bir biçim almıştır içimizde. Bir şeyin cevap olup olmadığını anlamak için bazen sadece kendi sessizliğimizi duymamız gerekir. Çünkü insan, en derin anlarında, duymaya çalıştığı şeyin ne olduğunu çok iyi bilir. Belirsizliğin en zorlu yanı, insanı hareketsiz bırakmasıdır. Bir adım atmak isteriz ama nereye basacağımızı bilemediğimiz için olduğumuz yerde kalırız. Bu bekleyiş, kalbi hem sabırsız hem ürkek bir hale getirir. Fakat zaman, insanı yavaşça gerçeğe doğru iter. Cevabın ne olduğuna dair sezgi, içimizde büyür, şekil alır, sonunda inkâr edilemeyecek bir hâle gelir. Ve o an gelir ki, belirsizlik artık bir korunak değil; bizi daha fazla taşıyamayan ince bir perde olur. Kesinlik ise her zaman kolay gelmez. Bir kapıyı kapatır, bir yoldan vazgeçirir, bir duygunun bitişini kabul ettirir ya da yepyeni bir gerçeği omuzlarımıza bırakır. Yine de insan bilir ki açık bir cevap, en ağır yüzleşmenin bile ardından ferahlık taşır. Çünkü açıklık, içimizde taşıdığımız sorulara yön verir. Hangi yolun daha doğru olduğunu bilmek, hangi duygunun gerçekte bize ait olduğunu anlamak, insanın ruhunu hafifleten bir aydınlıktır. Belirsizlikten çıkmak, bir kabuk değiştirmeye benzer. İçten içe acıtır, ama sonunda bizi daha sağlam kılar. Bu süreçte öğrendiğimiz en önemli şey, cevaplardan kaçmanın kalbi korumadığıdır. Tam tersine, soruları duymazdan gelmek insanın iç sesini daha gür bir şekilde yankılatır. Cevap ne kadar zor olursa olsun, onu kabul etmek ruhun yükünü azaltır. İnsan, kendi gerçeğine yaklaştıkça, belirsizlik zayıflar. Sis dağılır, yol görünür. Bir adım atmak için gereken cesaret yavaşça içimizde filizlenir. Ve o an anlarız ki, cevapların en sessizi bile belirsizliğin gürültüsünden daha huzurludur. Çünkü kesinlik, insanı kendi içinden alıp daha açık bir dünyaya taşır.
Sonunda fark ederiz: Cevapları duymak için kulaklarımız değil, kalbimiz gerekir. Belirsizlik, ancak gerçeği kabul etmeye hazır olduğumuzda anlamını yitirir. Ve insan, kendi belirsiz cevabını bulduğunda, geciken bütün kelimeler nihayet yerine oturur