65 YILIN HİKÂYESİ: ALMANYA’YA İŞÇİ OLARAK GELDİLER, TARİH YAZDILAR…
Ceplerinde fazla paraları,dillerinde Almancaları yoktu.
Ama umutları, hayalleri ve çalışmaya hazır elleri vardı.
30 Ekim 1961…
Türkiye ile Federal Almanya arasında İş Gücü Anlaşması imzalandı.
Almanya, savaş sonrası ekonomik büyümenin getirdiği iş gücü ihtiyacını karşılamak için Türkiye’den işçi kabul etmeye başladı.
O günlerde bu göçün büyük ölçüde geçici olması, insanların birkaç yıl çalıştıktan sonra ülkelerine dönmesi bekleniyordu.
Ancak hayat, zamanla bu beklentilerin çok ötesinde bir hikâyeye dönüştü.

1961–1973 yılları arasında yüz binlerce insan Türkiye’den Almanya’ya geldi.
Birçoğu başlangıçta geçici olarak gördüğü bu ülkede zamanla ailesini, evini ve geleceğini kurdu.
Almanya’ya yalnızca işçiler gelmedi.
İnsanlar geldi.
Aileler, hayaller, özlemler ve gelecek umutları geldi.
İlk kuşak fabrikalarda, madenlerde, dökümhanelerde ve otomotiv bantlarında çalıştı. Gece vardiyalarında ter döktü.
Dilini bilmediği bir ülkede hayat kurmaya çalıştı. Çocukları daha iyi bir geleceğe sahip olsun diye kendi hayallerini erteledi.
Birinci kuşak temel attı.
İkinci kuşak bu temelin üzerine yeni katlar çıkardı. Üçüncü ve dördüncü kuşak ise bugün Almanya’nın ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında yerini aldı.
Artık aralarında sadece işçiler yok.
Mühendisler, doktorlar, akademisyenler, bilim insanları, öğretmenler, sanatçılar, sporcular, politikacılar, üst düzey bürokratiklar yöneticiler ve işverenler var.
Kendi şirketlerini kuruyor, istihdam yaratıyor, vergi veriyor ve Almanya ekonomisine değer katıyorlar.
Üstelik katkıları Almanya ile sınırlı değil. Türkiye’ye yatırım yapan, şirketler kuran, istihdam sağlayan, bilgi ve teknoloji taşıyan, iki ülke arasında ticari ve kültürel köprüler oluşturan insanlar var.
İşte 65 yıllık hikâyenin asıl dönüşümü burada…
Gurbette başkalarına adanmış ömürler!
Ancak bu hikâyenin rakamlara sığmayan bir tarafı daha var.
Gurbetçilik sadece fabrikada çalışmak, para kazanmak ve emekli olmak değildir.
Bazen bir ömrü başkalarının geleceğine adamaktır.
Yıllarca çocuklarından uzakta çalışan babalar, ailesinin geçimi için kendi ihtiyaçlarından vazgeçen anneler, memleketteki anne babasına, kardeşine, akrabasına destek olmak için didinen insanlar…
Kimi Almanya’da kazandığını Türkiye’de ev yapmak için biriktirdi. Kimi kardeşini okuttu, kimi ailesine iş kurdu, kimi köyündeki fındık bahçesinde imeceye katılmak için yıllık iznini bekledi.
Birçoğu kendisi için yaşayacağı yılları, çocuklarının daha iyi bir hayatı olsun diye harcadı.
Gurbetçinin hikâyesi biraz da budur: Kendi hayatından eksiltip başkalarının hayatına eklemek!
Sokak röportajları ve unutulan gerçekler…
Bugün Türkiye’deki bazı sokak röportajlarını izliyorum.
Gurbetçilere sorulan soruların bir kısmı yine aynı: Almanya’da hayat nasıl?
Araban kaç para?
Evini kaça aldın?
Türkiye’de tatil pahalı mı?
Bazen verilen cevaplar üzerinden bütün gurbetçiler hakkında hüküm veriliyor.
Peki, hiç şu soruları soruyor muyuz?
O arabayı almak için kaç yıl çalıştı?
O evi alabilmek için nelerden vazgeçti?
Kaç çocuğu okuttu?
Memleketindeki kaç insanın hayatına dokundu?
Bir insanın hayatını yalnızca arabasıyla, eviyle veya Türkiye’de harcadığı parayla ölçmek ne kadar doğru?
Gurbetçinin cebindeki parayı konuşuyoruz da o paranın arkasındaki ömrü neden konuşmuyoruz?
Almanya’da hâlâ bazılarına göre YABANCI Türkiye’de ise ALAMANCI!
Yani iki ülke arasında sıkıştırılmış bir kimlik.
Oysa bu insanlar iki ülke arasında yalnızca bavul taşımadılar.
Emek, bilgi, kültür, sermaye ve deneyim taşıdılar.
Türkiye’nin ekonomisine, ticaretine, bilimine, sporuna ve kültürüne de katkı sundular. Almanya’da kazandıklarını bazen Türkiye’de yatırıma, bazen bir çocuğun eğitimine, bazen bir ailenin geleceğine dönüştürdüler.
Şimdi 65 yılın ardından asıl soruyu soralım:
Dedeleri bu ülkeye işçi olarak gelen çocukları ve torunları bugün sadece Almanya’nın değil, Türkiye’nin de ekonomisine, bilimine, kültürüne ve geleceğine katkı sunuyorsa neden hâlâ ALAMANCI gözüyle bakılıyor?
Neden iki ülke arasında köprü kuran bu insanları hâlâ bir yere ait görmeyenler var?
İnsanları etiketlemek yerine, yaptıklarına ve kattıklarına bakmanın zamanı gelmedi mi?
Elbette 65 yılda her şey güllük gülistanlık olmadı. Irkçılık, ayrımcılık, önyargılar ve fırsat eşitsizliği hâlâ var.
Ancak bütün bunlara rağmen ortaya çıkan başarıyı görmezden gelmek mümkün değil.
Ben de bu hikâyenin bir parçasıyım.
26 yaşında Almanya’ya geldim. Yaklaşık 37 yıldır bu ülkede yaşıyorum.
Her iki ülke insanı için çok şey yaptım mütevazi olamayacağım…(!)
Benim hikâyem, sadece binlerce insanın hikâyesinden yalnızca biri.
Artık mesele nereden geldiğimiz değil, birlikte nasıl bir gelecek kurduğumuzdur.
65 yıl önce ellerinde bavullarla gelenlerin torunları bugün iki ülkenin geleceğinde söz sahibi oluyor.
Onlara hâlâ sadece Misafir işçi (Gastarbeiter) ya da Almancı demek, 65 yıllık hikâyenin ilk sayfasında takılıp kalmaktır.
Almanya iş gücüne ihtiyaç duydu.
Türkiye’den insanlar geldi.
Ama onlar hiçbir zaman yalnızca iş gücünden ibaret değildi.
Onlar insandı.
Hayalleri, aileleri, onurları ve gelecek umutları vardı…
Onlar sadece Almanya’nın fabrikalarında çarkları döndürmediler.
İki ülkenin ekonomisine, toplumuna ve geleceğine de katkı sundular.
Belki de artık onlara Almancı demek yerine, 65 yıldır iki ülkenin ortak geleceğine emek veren insanlar demenin zamanı gelmiştir.
Çünkü onlar Almanya’ya işçi olarak geldiler.
Ama geride yalnızca bir çalışma hayatı değil, kuşaklar boyu süren bir insanlık ve başarı hikâyesi bıraktılar.
Artık Gurbetçinin cebindeki parayı konuşma yerine da o paranın arkasında geçen ömrü konuşmak gerek .
Ne dersiniz ?