İsimler Değişiyor Ama Suyun Yatağını Geri Alma Şekli Hiç Değişmiyor
Birçoğumuz "Buradan yıllardır su geçmiyor, burası artık kurumuş" diyerek inşa edilen binalara, açılan yollara şahit olmuşuzdur. Oysa coğrafyanın ve suyun bir hafızası vardır. Bin yıl boyunca oradan akan su, bir gün şiddetli bir sağanak yağışla geri döndüğünde eski yolunu arar. Eğer siz o yolun üzerine beton binalar diktiyseniz, su o binayı aşmak, yıkmak veya içine dolmak zorundadır.

Dere yatakları ve kenarları, doğanın fazla suyu tahliye etmek için tasarladığı doğal kanallardır. Bu alanlara ev yapmak, bilerek ve isteyerek tehlikeye davetiye çıkarmaktır. Şehirlerimizin hızla büyümesi, göç dalgaları ve rant hırsı, ne yazık ki mühendislik bilimini ve doğanın kurallarını göz ardı etmemize neden oldu.
Toprak, üzerine düşen yağmuru sünger gibi emer. Ancak toprağı asfalt ve betonla kapladığınızda, suyun gidecek hiçbir yeri kalmaz. Akışa geçen devasa su kütleleri, en düşük kotta bulunan dere yataklarına hücum eder. Dere yatakları daraltıldığı veya tamamen kapatıldığı için de su sokaklara, caddelere ve evlerin bodrum katlarına taşar.
Bu plansızlığın faturası hiçbir zaman sadece maddi hasarla ödenmiyor. Her büyük sel arkasında gözü yaşlı aileler, yarım kalmış hayatlar ve derin bir toplumsal travma bırakıyor. Arabasının içinde mahsur kalanlar, bodrum katındaki evinden çıkamayanlar, akıntıya kapılıp gözden kaybolanlar...
Hepsi, kentlerimizi doğayla uyumlu inşa edemeyişimizin acı sonuçlarıdır.

İstanbul, tarih boyunca su kaynaklarıyla var olmuş ancak yanlış kentleşme politikaları yüzünden suyla sürekli savaşan bir megakente dönüşmüştü. İstanbul'da yaşanan son büyük sel felaketi, bu durumun artık saklanamaz bir kriz olduğunu gözler önüne serdi.
Geçmişte Ayamama Deresi, Cendere, Kurbağalıdere gibi kritik su yollarının çevresinde yapılan hataların benzerlerini bugün de yaşamaya devam ediyoruz. Son felakette, kentin ana arterleri nehre dönüştü, alt geçitler suyla doldu ve metropol hayatı tamamen felç oldu.
Metrekareye düşen aşırı yağış miktarının "iklim krizi" arkasına saklanarak normalleştirilmesi ise en büyük hatadır. Evet, dünya değişiyor ve yağışlar artık daha düzensiz ve sert. Ancak asıl sorun, bu yağışı göğüsleyecek bir altyapının olmaması ve derelerin özgürce akacağı alanların binalarla gasp edilmiş olmasıdır.
İstanbul'daki son selde yaşanan can kayıpları ve bodrum katlarında mahsur kalan insanların çaresizliği, bizlere acil bir kentsel dönüşümün sadece deprem için değil, sel ve diğer doğal afetler için de şart olduğunu gösterdi. Dere kenarındaki lüks sitelerden, havza içindeki gecekondulara kadar geniş bir yelpazede yapılan tüm yanlışlar, İstanbul'un bağrında saatli birer bomba gibi duruyor.
Doğanın sınırlarını zorlamanın en acı örneği Kastamonu'nun Bozkurt ilçesinde yaşamıştık. Ezine Çayı'nın yatağının daraltılması ve nehir kenarına çok katlı binaların inşa edilmesi nedeniyle yaşanan taşkında 97 kişi hayatını kaybetmiş, ilçenin büyük bir bölümü haritadan silinmişti.
Kasım 1995'te İzmir'de yaşanan ani sağanak yağışlar, özellikle dere yataklarının üzerine kurulan gecekonduları ve altyapısı yetersiz semtleri vurmuştu. Bu felakette yaklaşık 60 vatandaşımız yaşamını yitirmiş, yüzlerce ev ve sanayi tesisi çamurlu sulara gömülmüştü.

1957 Ankara (Bent Deresi) Sel Felaketi
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül sel olaylarından birini 1957’ de Ankara'nın merkezindeki Hatip Çayı'nın (Bent Deresi) taşması sonucu meydana gelen faciada 160'tan fazla vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Dere yatağı çevresindeki plansız gecekondu yerleşimleri, suların aniden yükselmesiyle bir gecede yutulmuştu.
Peki, bu makus talihi değiştirmek mümkün mü?
Elbette mümkün.
Ancak bunun için radikal kararlar alınması ve bencilce yaklaşımlardan vazgeçilmesi gerekiyor. İlk olarak dere yataklarında bulunan tüm yapıları istisnasız bir şekilde boşaltması ve bu alanları "yeşil kuşak" ilan ederek doğaya iade edilmesi şart.
Unutmayalım ki doğayla inatlaşmanın kazananı hiçbir zaman insan olmamıştır. Dere yataklarını betona feda etmeye devam ettiğimiz sürece, gökyüzünden düşen her damla yağmur bizler için bir rahmet değil, bir felaket habercisi olmaya devam edecektir. Gelecek nesillere güvenli şehirler bırakmak istiyorsak, suyun yolunu açmalı, doğanın sesine kulak vermeliyiz.