Vicdan, Gazze’nin Dar Sokaklarındaki Molozların Altında Can Çekişiyor
Bugün geriye dönüp baktığımızda karşımızda duran tablo, sadece beton yığınlarından, yıkılmış camilerden ve yerle bir edilmiş hastanelerden ibaret değildir. Karşımızda duran şey, modern uluslararası hukuk sisteminin tamamen iflası, Birleşmiş Milletler kararlarının değersizleşmesi ve insanlık vicdanının Gazze’nin o dar sokaklarındaki molozların altında can çekişmesidir. Üç yılın sonunda Gazze, sadece askeri bir hedef değil, küresel ahlakın sınandığı ve ne yazık ki tüm dünyanın sınıfta kaldığı bir turnusol kağıdına dönüşmüştü.

Uluslararası medyanın ve küresel güçlerin zamanla kanıksadığı, sadece birer istatistik olarak ekranların altından geçirdiği rakamlar, aslında yok edilen hayatların, yarım kalan hikayelerin ve paramparça olan ailelerin ta kendisidir. Filistin Sağlık Bakanlığı, Birleşmiş Milletler kurumları ve uluslararası insan hakları örgütlerinin 2026 yılı güncel verileri, Gazze’de uygulanan soykırım politikasının dehşet verici boyutlarını tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.
Üç yıllık süre zarfında Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 74 bini aştı, yaralıların sayısı ise 175 binin üzerine çıktı. Bu korkunç bilanço, Gazze’de yaşayan her 30 kişiden birinin ya hayatını kaybettiğini ya da ağır şekilde yaralandığını gösteriyor.
Katledilenlerin 21 binden fazlası çocuk, 38 binden fazlası ise kadınlardan oluşuyor. BM Kadın Birimi (UN Women) tarafından yayımlanan son raporlar, Gazze’deki her 21 kadından birinin ya öldürüldüğünü ya da ömür boyu sürecek ağır sakatlıklarla baş başa bırakıldığını belgeliyor. Bu veriler, saldırıların askeri hedeflere değil, doğrudan bir toplumun geleceğine yönelik olduğunu kanıtlıyor.

Bugün Gazze nüfusunun %94'ü en temel acil barınma yardımına muhtaç durumda. Halkın %65'i evlerini tamamen kaybetti. Üç yıldır kesintisiz devam eden bu süreçte aileler, yaklaşan dördüncü kış mevsimini derme çatma plastik çadırlarda, naylon barınaklarda ve çamur deryasına dönen kamplarda karşılamaya hazırlanıyor.
Gazze'de temiz içme suyuna erişim neredeyse tamamen imkânsız hale geldi. Yarım milyondan fazla insan akut su kıtlığı ve buna bağlı salgın hastalıklarla boğuşuyor. Sistematik olarak engellenen insani yardım tırları nedeniyle yetersiz beslenme, özellikle bebekler ve yaşlılar arasında birincil ölüm sebebi haline geldi.
Bir toplumu yok etmenin en kestirme yolu, onun hafızasını ve geleceğini elinden almaktır. İsrail’in Gazze’ye yönelik stratejisi sadece fiziki bir imhayı değil, kültürel ve entelektüel bir çöküşü de hedefliyor. Literatüre "Eğitimkırım" (Educide) olarak geçen bu pratik, Gazze’de tam anlamıyla uygulanıyor.
Bölgede bulunan okulların, üniversitelerin ve eğitim merkezlerinin %98'i ya tamamen yerle bir edilmiş ya da zorunlu göçle evlerini terk eden yüz binlerce insan için birer sığınma kampına dönüştürüldü. Tam üç yıldır hiçbir şekilde yüz yüze eğitim alamayan, bir sınıf ortamı göremeyen, sıraya oturamayan ve kalem tutamayan 700 bin çocuk bulunuyor.
Bu çocuklar, travmaların, füzelerin ve ölüm korkusunun gölgesinde büyüyor. Eğitim hakkı elinden alınan bu devasa kitle, gelecekte toplumu yeniden inşa edecek doktorların, mühendislerin, öğretmenlerin ve hukukçuların yetişememesi anlamına geliyor. Dünya, Gazze’de sadece bugünün insanını değil, önümüzdeki elli yılın entelektüel sermayesini ve toplumsal hafızasını da kaybediyor. Sokaklarda kâğıt toplayan, ailesine bir kap sıcak yemek götürebilmek için kilometrelerce yürüyen bu küçük bedenler, küresel sistemin sırtına yüklenmiş en ağır vebaldir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı başta olmak üzere, uluslararası arenada kabul edilen onlarca karar, Gazze için hazırlanan milyarlarca dolarlık yeniden inşa planları ve siyasi geçiş süreci senaryoları... Hepsi, parıltılı salonlarda, şık takım elbiseli diplomatların masalarında birer başarı öyküsü gibi sunuluyor. Ancak sahadaki gerçeklikle bu kâğıt parçaları arasında aşılmaz uçurumlar bulunuyor.
Uluslararası toplum, ateşkes ilan edildiği andan itibaren görevini tamamlamış gibi davranmayı seçiyor. Oysa bugün Gazze'de siyasi mekanizmalar tamamen tıkanmış durumda. Soykırım rejimi, sınır kapıları üzerindeki mutlak kontrolünü sürdürmekte, şehre çimento, demir, tıbbi malzeme ve hatta en temel hijyen ürünlerinin bile girişini "güvenlik" bahanesiyle keyfi olarak engelliyor.
Batılı başkentler, kendi kamuoylarında yükselen vicdani sesleri bastırmak adına insani yardım koridorlarından bahsederken, diğer yandan aynı sisteme askeri ve lojistik destek sağlamaya devam ediyor. İkiyüzlülüğün kurumsallaştığı bu yeni dünya düzeninde, Gazze halkı adeta bir laboratuvar faresi gibi, açlığın ve izolasyonun sınırlarını test etmek üzere yalnız bırakıldı. Masada barış konuşulurken, sahada Gazze’nin haritadan tamamen silinmesi süreci bürokratik mekanizmalarla zamana yayılarak sürdürülüyor.
Adalet, sadece güçlülerin ve egemenlerin çıkarlarını koruyan bir kalkan olmaktan çıktığı gün gerçekten tecelli edecektir. Ancak o adalet günü geldiğinde, bugün üç yıldır süren bu çığlığa kulak tıkayan, kafasını çeviren, kınama mesajlarının arkasına saklanarak soykırımı izleyen insanlığın yüzü ne kadar ak olabilecektir?
Tarih, bombaları atanları yazdığı gibi, o bombaları durdurabilecek güce, yetkiye ve uluslararası mekanizmalara sahip olup da kılını kıpırdatmayanları, ekonomik ve siyasi çıkarları için bu katliama göz yumanları da aynı sayfada yargılayacaktır. Çünkü çok iyi biliyoruz ki; zulme karşı sessiz kalmak, o zulmün en büyük ortağı olmaktır. Gazze’nin enkazı altından yükselen o sessiz çığlık, aslında tüm insanlığın cenaze marşıdır.
Bugün Gazze, Yarın Dünya: Merak Etmeyin Sıra Size de Gelecek!