NİTELİKSİZ DÜŞÜNCELERİ ZİHİNLERİNİZDE BARINDIRMAYIN
Nasıl olgunlaşmamış bir meyveyi yemek insanın ağız tadını bozuyorsa, hiçbir anlam ifade etmeyen düşünceler de zihinlerin körelmesine sebep olur. Sadece "düşündüm, bana ait bir fikir" diyerek ortaya atılan bir düşüncenin, insanlarda mantıklı bir çağrışım uyandırmadığı müddetçe kavram niteliği taşıması beklenemez.
Ne yazık ki birçok kimse, ortaya attığı bir fikrin nelere mal olacağını düşünmeden, onu kavram adı altında kulaktan kulağa yaymaya çalışmakta ve adeta pimi çekilmiş bir bomba gibi toplumun ortasına bırakmaktadır.
Eğer bir kimse ortaya koyduğu düşüncenin kavram niteliği taşımasını istiyorsa, bunun için belli aşamalardan geçmesi gerekir. İlk olarak zihnini gereksiz meşguliyetlerle dolduran, kökleşmiş ve hiçbir fayda sağlamayan düşüncelere veda etmeli; dar kalıpları kırarak hayatını aydınlatacak geniş ufuklara yönelmelidir.
Cehalete açılan bütün kapıları kapatıp okuma bilinciyle yürümek istediği yolu belirlemeli, karşısına çıkan her zorluğun üstesinden gelmeyi öğrenmelidir. İlk engelde pes edeceği düşüncesini zihninden silmeli, engellerle mücadele etmeyi tercih etmelidir. İşte bu anlayış, düşüncelerinin soyut bir yapıya kavuşmasında önemli bir mesafe kat ettiğinin göstergesi olacaktır.
İnsanlarla paylaşmak istediği fikirlerin kavram niteliğinde kabul görmesini isteyen kimse, bu aşamaları başarıyla geçmelidir ki insanlar düşüncelerine değer versin ve hitap ettiği toplum içerisinde fikirleri gerçek anlamda kavram niteliği kazansın.
İlk adımları atamayan bir kimse, içine saplandığı karamsarlıktan kurtulamaz. Üstelik yalnızca kendisini değil, kendisini tanımasını beklediği toplumları da aynı karamsarlıkla mücadele etmek zorunda bırakır. Yani demem o ki, insan önce hayata farklı açılardan bakmayı öğrenmelidir ki ışığından faydalanmayı bekleyen insanları da aydınlatabilsin.
Bilinmelidir ki insan hayatı, birçok yönden ele alınmasına rağmen hâlâ tam anlamıyla keşfedilemeyen sayısız konuyu içinde barındıran uçsuz bucaksız bir labirenti andırmaktadır.
Bunun en belirgin örneklerinden biri adalettir. Günümüzde dillerden düşmeyen bu kavram, insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu değerlerden biri olmasına rağmen çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. İnsan, yeri geldiğinde adaleti kendi eliyle sağlamaya çalışmış; fakat şiddeti ön plana çıkardığı için gerçek adalete ulaşamamıştır.
Unutulmaması gereken gerçek şudur ki şiddet, hiçbir zaman insan hayatının aydınlanmasına öncülük etmemiş; aksine zihinlerde derin boşlukların oluşmasına sebep olmuştur.
Adaletin yanında üzerinde durulması gereken bir diğer önemli kavram da asalettir. Ne var ki birçok kimse asaleti gösterişten ibaret sanmaktadır. Oysa asaletin gösteriş budalalığıyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Bu gerçeği, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin şu sözü son derece veciz biçimde ifade etmektedir: "Asalet boyda değil, soydadır."
Söylemek istediğim şudur: Önce kendinizi görmek istediğiniz yeri ve duruşu belirleyin, ardından o kimliğin gereğini yerine getirmeye çalışın. Fakat hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın; yeri gelir, cahil diye küçümsenen bir köylü, sahip olduğu ahlak ve karakter sayesinde üniversite bitirmekle övünen bir kimseden çok daha asil olabilir.
Bu konuya özellikle değinmemin sebebi şudur: Ukalalıktan vazgeçmeyen insanların asalete dair gerçek bir anlayışa sahip olmadıkları açıkça görülmektedir. Kendilerini Kafdağı'nın ardında gördükleri için çevrelerinde olup bitenleri fark edecek tevazuyu da gösterememektedirler.
Hayatımızda ağacın inkâr edilmesi mümkün olmayan bir yeri ve önemi vardır. Ağaç, dokunabildiğimiz ve görebildiğimiz somut bir varlıktır. Fakat ayrıntıları üzerinde düşündüğümüzde, yalnızca bir bitki olmanın ötesine geçer; kök salmayı, sabrı, gelişmeyi ve hayatı temsil eden soyut bir kavrama dönüşür.
Aynı düşünceyi ateş için de söylemek mümkündür. Ateş, somut bir varlıktır; ancak yakıcılığı, dönüştürücü gücü ve insana verdiği dersler düşünüldüğünde çok daha derin anlamlar taşır. Böylece somutluk ile soyutluk arasındaki bağ daha açık biçimde ortaya çıkar.
Ham bir demiri ele alalım. Ona istediğimiz şekli verebilmek için belirli bir sıcaklığa ulaşması gerekir. Gerekli sıcaklık sağlanmadığında demiri işlemek mümkün olmadığı gibi, istediğimiz sonuca ulaşmayı beklemek de boşuna olacaktır. İnsan zihni de buna benzer. İşlenmeyen, gelişmeyen ve olgunlaşmayan düşüncelerin insanlara fayda sağlamasını beklemek gerçekçi değildir.
Onun için diyorum ki gördüğümüz somut varlıkları yalnızca dış görünüşleriyle değerlendirmemeli, onların işaret ettiği soyut anlamları da düşünmeliyiz. Böyle yaptığımızda hayatın bize öğrettiği kavramları daha doğru anlamaya başlarız.
Eğer hayatı farklı yönlerden değerlendirmemizi sağlayan kavramları görmezden gelirsek, yaşadığımız bir tek saniyenin bile kıymetini anlayamamış oluruz. Doğrularımızın yanlışlar arasında kaybolmasına engel olma sorumluluğunu da yerine getirmemiş sayılırız.
Aslında burada verdiğim örneklerin tamamı, hayata hangi açıdan bakmamız gerektiğini farklı yönleriyle anlatmaktadır. Fakat çoğu zaman gözlerimizi kapatmayı tercih ettiğimiz için, günü geldiğinde bize yol gösterecek gerçeklere de kulaklarımızı tıkıyoruz.
Demek istediğim şudur: Hangi kavramın nerede bize kolaylık sağlayacağını, önümüzdeki perdeleri kaldırmada nasıl bir işlev üstleneceğini anlamaya çalışmak yerine, kendimizi cehaletin kucağına bırakıyoruz.
Adaleti her ortamda insanların anlayabileceği bir dille anlatabilmek büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple bu yazımda adalet kavramı üzerinde özellikle durmaya gayret ettim.
Hz. Ömer, adalet timsali olarak günümüze kadar örnek gösterilen en önemli şahsiyetlerden biridir. Onun adalet anlayışı, asırlardır dilden dile aktarılmış ve insanlara örnek olması gereken bir ölçü olarak kabul edilmiştir.
"Adalet mülkün temelidir." sözü de adaletin yalnızca hukuki bir düzen değil, aynı zamanda insan hayatını ayakta tutan soyut bir düşünce yapısı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Ele alınabilecek daha birçok örnek, zihinlerde soyutlaştırılması gereken düşüncelerin karanlıktan aydınlığa çıkmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü insan, kavramların gerçek anlamını kavradıkça hem kendisini hem de içinde yaşadığı toplumu daha sağlıklı değerlendirmeye başlar.
Unutulmamalıdır ki insan, hayatla ilişkilendiremediği konularla zihnini gereksiz yere meşgul ettiğinde mantıksızlıktan uzaklaşamaz. Böyle bir anlayış, onu çevresini kuşatan karanlığın içinde kaybolmaya mahkûm eder.
Bu sebeple lüzumsuz konularla ne kendi zihnimizi ne de çevremizdeki insanların düşüncelerini olumsuz etkilemeliyiz. Bilinçsizliği besleyen düşünceler yerine, insanı aydınlatan ve ufkunu genişleten fikirlerin yayılması için gayret göstermeliyiz.
Bahsettiğim bu aydınlanma gerçekleşmediği sürece cehalet varlığını sürdürmeye devam edecek, insanlar da bilgi yoksunluğu sebebiyle adalet başta olmak üzere hayatı ayakta tutan birçok kavramı görmezden gelmeyi sürdürecektir.
Hayatımızı belli kalıpların içine hapsetmek yerine, zihnimizde oluşan dar kalıpları kırarak geniş bir bilgi birikimine ulaşmaya gayret etmeliyiz. Böyle bir değişim hem kendimiz hem de içinde yaşadığımız toplum açısından umut veren başlangıçların kapısını aralayacaktır.
Biliyoruz ki insan zihni belli bir olgunluğa ulaşmadıkça ortaya koyduğu hiçbir düşünce gerçek anlamda kavram niteliği taşımaz. Söylenen söz ne kadar etkileyici görünürse görünsün, sağlam bir temele dayanmıyorsa insanlarda kalıcı bir karşılık bulması mümkün değildir.
Onun için diyorum ki, bir fikrinin kavram niteliği taşımasını istiyorsan önce onu kendi zihninde süzgeçten geçireceksin. Olgunlaştığına ve soyut bir derinlik kazandığına kanaat getirdikten sonra, seni anlamasını beklediğin toplumla paylaşacaksın.
Karşındaki insanlar düşüncelerine değer veriyor, onları hayatlarıyla ilişkilendirebiliyor ve faydasını görebiliyorsa ortaya koyduğun fikir somutluktan uzaklaşarak kavram niteliği kazanmaya başlamış demektir. Aksi hâlde bir arpa boyu yol alamaz, bilinçlenmeyi bekleyen toplumların önüne düşen gereksiz bir gölge olmaktan öteye geçemezsin.
Zihninde oluşan boşluğu gidermek istiyorsan okuma bilincini hayatının merkezine yerleştirmelisin. Çünkü okumak, insana yalnızca bilgi kazandırmaz; düşünmeyi, sorgulamayı ve olaylara farklı açılardan bakabilmeyi de öğretir. İşte bu kazanımlar, insanın kolay kolay vazgeçemeyeceği en değerli sermayelerden biridir.
Bu kazanımlara ulaşmak isteyen kimse, kafa karıştıran ve mantıksızlığı besleyen fikirlerden uzak durmalıdır. Kavram niteliği taşımayan düşünceleri zihninde barındırmaması, hayatında yeni bir dönüm noktasının başlangıcı olacaktır.
İnsanları bilgilendirmek amacıyla bir söyleşi düzenleyen kimse, anlattığı konuya "laf olsun, torba dolsun" anlayışıyla yaklaşıyorsa yaptığı iş, insanların vaktini boşa harcamaktan başka bir anlam taşımaz.
Fakat zihninde sağlam bir ana fikir oluşturmuş, konusunu belli bir düzen içerisinde olgunlaştırmış ve anlatacaklarını kavram niteliğine ulaştırmışsa, gösterdiği emeğin karşılığını mutlaka alacaktır. Çünkü insanlar, samimiyetle hazırlanmış ve düşünülerek ortaya konmuş fikirleri kolaylıkla ayırt edebilirler.
Bu da "Saldım çayıra, Mevlam kayıra." anlayışıyla gerçekleşmez. Önce konuyu zihnimizde tasarlamalı, kendimizi sorgulamalı, eksiklerimizi görmeli; ardından karşımıza çıkacak topluma en doğru şekilde aktarmaya çalışmalıyız.
Bizi hedefimize ulaştıracak olan da işte bu anlayıştır. Hayatta hiçbir şey kusursuz değildir. Ancak kusurları en aza indirebilmek, büyük ölçüde bizim göstereceğimiz gayrete bağlıdır.
Kendimizi kusursuz görmek en büyük kusurlardan biridir. Eksiklerimizi kabul edip onları gidermeye çalışmak ise insanı olgunlaştıran en önemli erdemlerden biridir.
Son olarak şunu ifade etmek isterim ki; kulak tırmalayan sözlerle kendimizi ve bize güvenen insanları avutmaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Aksi hâlde rotasını kaybetmiş bir gemi gibi alabora olmaktan kurtulamayız.
Her düşünceyi kavram niteliği taşıyormuş gibi insanlarla paylaşmak, farkında olmadan onları telafisi güç yanlışlara sürükleyebilir. Bu sebeple ince eleyip sık dokumadan ortaya koyduğumuz her düşünce, yürümekte ısrar ettiğimiz yolda önümüze yeni engeller çıkaracaktır.
Yani demem o ki, insanların önüne perde gibi indirilen gereksiz düşünceleri, zihnimizde yoğurduğumuz bilinçli fikirlerle ortadan kaldırmayı kendimize görev edinmeliyiz. Çünkü karanlığı dağıtan şey, boş sözler değil; sağlam temeller üzerine kurulmuş düşüncelerdir.
Eğer insanların yollarına takılıp düşmelerine sebep olan taşları kaldırmazsak, doğrularımızı anlatıyor olmamızın tek başına hiçbir hükmü kalmaz. Asıl önemli olan, insanlara yürüyebilecekleri sağlam bir zemin hazırlayabilmektir.
Bu sebeple kavram niteliği taşımayan hiçbir düşünceye söyleşilerimizde yer vermemeliyiz. Böylece bilgi birikimini geliştirmek isteyen insanlar, ulaşmak istedikleri hedefe zaman kaybetmeden ilerleme fırsatı bulabilirler.
Bahsettiğim bu kolaylığın sağlanabilmesi için önce düşüncelerimizin sağlamlığını sorgulamalı, ardından gereksiz ayrıntılara ve fayda üretmeyen alışkanlıklara veda etmeliyiz. Çünkü insan, önce kendi zihnindeki dağınıklığı toparlamadan başkalarının zihnine düzen veremez.
Yersiz bilgiler vermekten her zaman kaçınmalı, her düşüncenin kavram niteliği taşımadığı gerçeğini hem kendimize hem de çevremizdekilere hatırlatmalıyız. Böyle bir bilinç yerleştiğinde, insan zihnini işgal eden anlamsız düşünceler zamanla etkisini kaybedecek; kırılması imkânsız sanılan dar kalıplar birer birer yıkılacaktır.
Düşünce yapısını geliştirmeyi başaran her insan, geniş ufuklara doğru yol alacak ve daha önce fark edemediği hakikatlerle tanışacaktır. Çünkü gelişen zihin, yalnızca bilgi sahibi olmakla yetinmez; bilgiyi anlamlandırmayı, değerlendirmeyi ve hayatına yön vermeyi de öğrenir.
İnsan, kendisine sunulan değerli fırsatları sürekli görmezden gelir ve onları her defasında elinin tersiyle iterse, düşünce dünyasında beklediği değişimi gerçekleştiremez. Kendini yenilemeye yanaşmayan bir kimsenin, kalıplarını kırması ve yeni ufuklara açılması da mümkün değildir.
Hayat bizlere her gün yeni dersler sunmaktadır. Bu derslerden istifade edebilmek ise ancak sorgulayan, okuyan ve öğrendiklerini hayatıyla ilişkilendiren bir anlayışla mümkündür. Aksi hâlde aynı yanlış düşünceler etrafında dönüp durur, gelişmeyi beklerken yerimizde saymaya devam ederiz.
Unutmamalıyız ki fikirlerin gerçek değeri, yalnızca dile getirilmelerinde değil; insan hayatına kattıkları faydada gizlidir. Fayda üretmeyen, düşünmeye sevk etmeyen ve insanı hakikate yaklaştırmayan fikirlerin kavram niteliği kazanması mümkün değildir.
Onun için diyorum ki, zihnimizi niteliksiz düşüncelerin işgal etmesine fırsat vermeyelim. Okuyarak, araştırarak, sorgulayarak ve öğrendiklerimizi sağlam bir muhakemeden geçirerek düşünce dünyamızı zenginleştirelim. Ancak o zaman ortaya koyduğumuz fikirler hem bize hem de çevremizdeki insanlara yol gösteren birer kavrama dönüşecek, bilgiyle aydınlanan zihinler cehaletin karanlığından uzaklaşarak daha sağlam yarınlara doğru yürümeyi başaracaktır.