Konya
Az bulutlu
17°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,0636 %0.05
55,7104 %0.05
6.589,94 %0.05

Stop Lambalarının Gölgesinde Eriyen Ekonomi ve Psikoloji

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Sabahın köründe alarmın o tanıdık, sinir bozucu sesiyle uyanıyoruz. Hızlıca bir iki lokma atıştırıp ya da aç karnına kendimizi dışarı fırlatıyoruz. Amaç ne? 

İşimize, okulumuza, rızkımızın peşine yetişmek. Ama kapıdan çıktığımız an, modern dünyanın en büyük hapishanesiyle karşılaşıyoruz: Trafik sıkışıklığı.

Şöyle bir etrafınıza bakın. Binlerce demir yığınının içinde, tek başına oturan, gözleri yorgun, elleri direksiyona kenetlenmiş milyonlarca insan. Arabalar hareket etmiyor ama ömrümüz akıp gidiyor. Hani derler ya "Vakit nakittir" diye; trafikte o vakit ne nakde dönüşüyor ne de huzura. Sadece yok oluyor.

Üstelik bu durum artık sadece can sıkıcı bir günlük dert değil; resmi raporlarla kanıtlanmış devasa bir ömür törpüsü. Türkiye Trafik Durum Raporu’na göre, İstanbul'daki trafik yoğunluğu kişi başına yılda tam 12 gün zaman kaybına neden oluyor. Düşünün, her yıl ömrünüzün koca 12 gününü hiçbir şey yapmadan, sadece önünüzdeki aracın stop lambalarına bakarak yollarda bırakıyorsunuz. Avcılar’dan Maslak’a, Pendik’ten Mecidiyeköy’e gitmek bir şehirden başka bir ülkeye gitmek kadar zaman alıyor. 

Çocuğumuzun ilk adımını kaçırıyoruz, sevdiklerimizle içeceğimiz sıcacık bir çayı feda ediyoruz. İstanbul bize muazzam bir tarih sunuyor ama trafik o tarihin içinde nefes alacak zamanımızı elimizden alıyor.

Gelelim işin maddi ve çevresel faturasına. Arabanızın göstergesine baktığınızda o "ortalama yakıt tüketimi" kısmının, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü yolunda santim santim ilerlerken nasıl tırmandığını görüyorsunuzdur. Normalde açık yolda 5 litre yakan araba, İstanbul’un dur-kalk trafiğinde 12 litreyi deviriyor.

 Neden? 

Çünkü sürekli birinci vites, debriyaj, fren, boşa al...Biz o trafikte ilerlemeye çalışırken depodaki yakıt, yani alın terimiz, kelimenin tam anlamıyla havaya uçuyor. Rakamlar can yakıcı cinsten: Rapora göre İstanbul’da trafik kaynaklı ekstra yakıt tüketiminin maliyeti yaklaşık 760 milyon dolar seviyesinde. Ama fatura bununla da bitmiyor. 

İstanbul’daki trafik sıkışıklığının yıllık toplam ekonomik maliyeti yaklaşık 10 milyar dolara ulaşmış durumda! Üstelik bu akıl almaz maliyet yalnızca yakıt tüketiminden değil; trafikte kaybedilen zaman, işgücü ve verimlilik kaybı ile diğer ekonomik etkilerden oluşuyor. Yani trafikte sadece benzin yakmıyoruz; ülkenin üretim gücünü, potansiyelini ve geleceğini de yakıyoruz.

Ama asıl görünmeyen, ya da görmezden gelinen fatura çok daha ağır. O yanan yakıtlar nereye gidiyor? Karbondioksit gazı olarak doğrudan soluduğumuz havaya karışıyor. Egzozdan çıkan o zehirli gazlar gökyüzünü griye boyarken, çocuklarımızın geleceğini, ciğerlerini ellerinden alıyor. 

Küresel ısınma diyoruz, iklim krizi diyoruz, mevsimler şaşırdı diyoruz ya... 

İşte o krizin en büyük tetikçilerinden biri, her gün içinde saatlerimizi geçirdiğimiz o trafiktir. Arabanın içinde klimayı açıp serinlerken, dışarıdaki dünyayı, kendi evimizi canlı canlı yakıyoruz. Gelecek nesillere bırakacağımız miras, ne yazık ki temiz bir gökyüzü değil, ağır bir egzoz kokusu oluyor.

Gözle görünmeyen ama bizi içten içe çürüten bir başka tehlike daha var: Psikolojimiz. 

Sabah trafiğe giren insanla, akşam oradan çıkan insan aynı kişi değil. Yol uzadıkça, dakikalar geçtikçe içimizdeki o sabırlı, anlayışlı insan gidiyor; yerine her an patlamaya hazır bir bomba geliyor.

Neden bu kadar gerginiz? Çünkü çaresiziz. Önünüzdeki binlerce arabayı aşma şansınız yok. Geç kalma stresi, patronun laf etme korkusu, kaçırılan randevular birleşince vücut sürekli stres hormonu salgılıyor. 

Sonra ne mi oluyor? 

En ufak bir hata, bir milim öne geçme çabası, sinyal vermeden şerit değiştiren bir sürücü... Bam! Kavga kaçınılmaz oluyor. Trafikte insanların birbirine bağırması, incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden kavga etmesi, hatta birbirine zarar vermesi artık sıradan haberler haline geldi.

Bu gerginliği sadece trafikte de bırakmıyoruz. O yoldan çıkıp eve girdiğimizde, kapıyı açan eşimize, bize sarılmak isteyen çocuğumuza da o negatif enerjiyi yansıtıyoruz. İş yerinde çalışma arkadaşımıza patlıyoruz. Yani trafik bizi sadece yolda değil, hayatın her alanında agresif, mutsuz ve tahammülsüz bireyler haline getiriyor.

Sonuç olarak; trafik artık sadece bir "ulaşım problemi" değildir. Trafik; cebimizden parayı, ömrümüzden zamanı, dünyamızdan temiz havayı ve ruhumuzdan huzuru çalan bir canavardır. Toplu taşımayı yaygınlaştırmadan, şehirlerimizi insanca yaşanacak şekilde planlamadan ve en önemlisi birbirimize yollarda saygı duymayı öğrenmeden bu canavarı yenmemiz mümkün değil. Kendimize ve geleceğimize bir iyilik yapalım; direksiyon başındayken sadece yola değil, aynada kendimize ve kaybettiğimiz hayatımıza da bir bakalım.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız