TEFTİŞ ve TENKİT
İnsan, kendi söz ve eyleminin tek ve son hakemi olamaz.
Hayatta söylediklerimizin ve yaptıklarımızın doğruluğunu ölçen vazgeçilmez kıstaslardan biri, konuya vâkıf, bilgili ve ehil insanların değerlendirmesidir.
İstişareden bahsetmiyorum. İstişare başka ve başlı başına önemli bir meseledir. Benim üzerinde durduğum; söylenmiş bir sözün, yapılmış bir işin sonradan başkaları tarafından değerlendirilip denetim ve eleştiriye tâbi tutulmasıdır.
Geçen cuma, caminin imam-hatibi olan eski öğrencilerimden biri, namaz sonrası hutbeyi etkili sunup sunmadığını sordu. Memnun oldum.
Ben kursta: “Hutbe sırasında cemaatten uyuklayanlar varsa hutbeyi etkili sunamıyorsunuz demektir.” demiş ve bu konuda ürettiğim sloganı kendileriyle paylaşmıştım: İyi şoför yolcularını uyutur; iyi hatip cemaatini uyanık tutar.
Ben de o gün hutbeyi başından sonuna can kulağıyla dinlemiştim. Uyumadığımı söyleyince mutlu oldu. Birkaç kelime ve terimde yaşanan vurgu ve tonlama meselesi üzerinde durmanın gereği yoktu.
Anlatımda vurgu ve tonlama kolay değil. Bu bir ihtisas işidir. Bırakın bir imam hatibi, dilimiz ve anlatımımızla hemhâl olmuş nice kişi vurgu ve tonlamada güçlük yaşamaktadır. Nasip olursa, bunu ayrı bir yazının konusu yaparız.
Bu vesileyle bir önerim olsun. Diyanet, haftanın hutbesini, bu işin uzmanı ve ustası bir sunucuya veya sanatçıya örnek olarak okutup sosyal medyada yayımlasa güzel olmaz mı?
Konumuza dönelim.
Teftiş, yapılan işe dışarıdan bakmaktır; tenkit ise o işin doğrusunu ve yanlışını tartmaktır. Ben teftiş ve tenkit diyeyim, siz denetim ve eleştiri…
Bir söz veya davranıştan sonra başkalarının teyidi, takdiri yahut tenkidi asla hafife alınmamalıdır. Çünkü insan bazen söylediğinin veya yaptığının hayırlı mı hayırsız mı, yararlı mı zararlı mı olduğunu kendisi fark edemeyebilir. İnsan kendisine dışarıdan bakmakta zorlanır; başkasında kolayca gördüğü eksik ve kusuru kendisinde göremeyebilir.
Yanlışı kırmadan, dökmeden, incitmeden söylemek de inancımızın bize yüklediği temel sorumluluklarından biridir. Bu sorumluluk, sosyal hayatta bireylerin ve toplumun yanlış yola sapmasını önlemeye yönelik bir uyarı ve yardımlaşma mekanizması oluşturmayı gerekli kılar.
İşte o mekanizma “emr-i bi'l-ma‘rûf nehy-i ani'l-münker” ile kurulur.
İyiliği tavsiye edip yaşatmak, kötülükten sakındırıp ona mâni olmaya çalışmak... Bu anlayış, insanı yalnız kendi iyiliğinden değil, çevresindeki iyilik ve kötülükten de sorumlu tutar.
Çağımızın önemli hastalıklarından biri, insanın kendi söylediklerini tartışılmaz gerçek, yaptıklarını kesin doğru kabul etmesidir. Böyle olunca eleştiri düşmanlık, ikaz hakaret, denetim ise müdahale olarak telakki edilir.
On bir yıllık kamu ve kırk yıllık özel öğretim çalışmalarım boyunca en fazla önem verdiğim hususlardan biri şu oldu: Kendi branşımda ve mesleğimde söylediklerimin ve yaptıklarımın, o konuyla yakından ilgisi olan ve derin bilgisi bulunan insanlar tarafından değerlendirilmesi.
Bugün ülke ve millet olarak yaşadığımız önemli sıkıntılardan biri de kişi ve kurumların kendilerini yeterince öz eleştiri ve denetime tâbi tutmaması; yetkililerin de hayatın çeşitli alanlarındaki denetimi zaman zaman hafife alması, hatta göstermelik hâle getirmesidir.
Çünkü denetimin zayıfladığı yerde önce ölçü gevşer, sonra sınırlar aşınır. İnsan hesap vermeyeceğine inandıkça keyfîleşir; kurum denetlenmeyeceğini düşündükçe kendi doğrusunu hukuk yerine koymaya başlayabilir.
Karşı karşıya kaldığımız keyfiliklerin, haksızlıkların, hukuksuzlukların, yolsuzlukların ve ahlaki aşınmanın sebeplerinden birini de burada aramak gerekir.
İnsan kendi söz ve eyleminin tek ve son hakemi olamaz. Çünkü denetimin olmadığı yerde güven kökleşmez, eleştirinin olmadığı yerde gelişme süreklilik kazanmaz.