Her Tıkladığımızda Dünya Neden Susuz Kalıyor?
Üstelik bu dijital dünyanın faturasını sadece ay sonu banka hesabımızdan eksilen parayla ödemiyoruz; doğrudan üzerinde yaşadığımız dünyayla, soluduğumuz havayla, içtiğimiz suyla ödüyoruz.
"Yahu altı üstü ekrana bakıyoruz, iki video izleyip üç-beş mesaj atıyoruz. Bunun doğayı kirletmekle, çevreye zarar vermekle ne alakası olur?" diyebilirsiniz.

Çok da haklısınız.
İlk bakışta ne kapımızın önüne bir çöp poşeti bırakıyoruz ne arabaya binip egzoz dumanı salıyoruz ne de ormana gidip ağaç kesiyoruz. Her şey tertemiz, ışıl ışıl, parmaklarımızın ucunda akıp gidiyor. Ama madalyonun arkası hiç de öyle göründüğü gibi masum değil. Biz farkında olmasak da internet aleminde attığımız her adımın, izlediğimiz her komik videonun ve gruba gönderdiğimiz her mesajın doğada çok gerçek, çok ağır bir maliyeti var.
Gelin bugün, hayatımızın tam göbeğine oturan ama çoğumuzun gözünden kaçan şu "ayak izi" meselelerini, hiçbir bilimsel terime boğulmadan, tam bizim evdeki mutfak masasının dilinden konuşalım.
Telefon şirketleri, internet siteleri reklamlarında sürekli bir kelime kullanıyorlar: "Bulut". "Fotoğraflarınızı buluta yükleyin, verileriniz bulutta güvende, bilgisayarınız çökerse buluttan geri alın..." Bu lafı duyunca çoğumuzun aklına gökyüzündeki o beyaz, pamuk gibi, masum bulutlar geliyor. Sanki bilgilerimiz havada, kuşların yanında uçuyormuş gibi hissediyoruz. Keşke öyle olsaydı!
O "bulut" dedikleri şey, aslında dünyanın dört bir yanına, yerin altına veya çöllerin ortasına kurulmuş, binlerce futbol sahası büyüklüğündeki devasa bilgisayar depoları. Yani yan yana dizilmiş, milyarlarca bilgisayar parçasının, diskin, kablonun gece gündüz harıl harıl çalıştığı devasa hangarlar. Sizin telefonunuzda yer kaplamasın diye "buluta" gönderdiğiniz o tek bir fotoğraf bile, aslında dünyanın öbür ucundaki bir hangarda, koca bir makinenin içinde sürekli elektrik tüketerek uyanık tutuluyor.

Bu dev hangarların çalışması için inanılmaz, akıl almaz bir elektrik enerjisi gerekiyor. Peki, dünyadaki bu elektriğin büyük kısmı hâlâ nereden üretiliyor? Kömürden, doğal gazdan, yani yandıkça havayı zehirleyen fosil yakıtlardan. İşte biz oturduğumuz yerden interneti her kullandığımızda, o dev hangarlar daha çok elektrik harcıyor ve havaya karbondioksit gazı salınıyor. Hani şu televizyonlarda duyduğumuz, dünyayı ısıtan, iklimleri bozan karbon ayak izi var ya; işte o izi biz aslında klavye başında, telefon ekranında bırakıyoruz.
Sıradan, hepimizin her gün yaptığı bir örnek verelim
Hani şu WhatsApp gruplarına sabahları gelen, okuyup hemen sildiğimiz ya da çoğunlukla hiç bakmadığımız o "Günaydın", "İyi Geceler" videoları, çiçekli böcekli fotoğraflar var ya...
İşte o tek bir videonun internet ağlarında dönmesi, evdeki bir tasarruflu ampulü saatlerce açık bırakmakla aynı karbonu havaya salıyor. Telefonumuzdan yüksek kalitede (HD) izlediğimiz bir saatlik bir dizi veya film, dünyaya resmen bir arabanın egzozundan çıkan duman kadar zarar veriyor. Milyarlarca insanın aynı anda telefonda gezindiğini, video izlediğini düşünün; ekranlarımızın arkasında bacası görünmeyen ama dünyayı cayır cayır yakan dev bir fabrika çalışıyor.
Gelelim işin en şaşırtıcı, "Hadi canım, bu kadarı da olmaz" diyeceğiniz kısmına
Su ayak izi.
"İnternet kullanmanın suyla, muslukla, barajla ne alakası olur?" diyebilirsiniz. İnanın, sandığımızdan çok daha büyük bir alakası var. O bahsettiğimiz dev bilgisayar hangarları, milyonlarca makine aynı anda gece gündüz çalıştığı için acayip derecede ısınıyor. Tıpkı yazın sıcağında uzun yola giden, rampada sıkışan bir araba motoru gibi düşünün. Eğer bu sistemler soğutulmazsa, aşırı ısıdan yanıp kül olurlar, internet çöker, hiçbir şeye erişemeyiz. İşte bu devasa sistemlerin hararetini almak, onları serin tutmak için sürekli bir soğutma işlemi yapılıyor.
Bu soğutmanın en ucuz, en kolay ve en etkili yolu ne?
Elbette su.
Bugün internette arama motoruna yazdığımız her kelime, yapay zekaya sorduğumuz her soru, sosyal medyada öylesine yukarı doğru kaydırdığımız her video, arka planda litrelerce temiz suyun buharlaşıp yok olmasına neden oluyor. Yani biz ekrana her dokunduğumuzda, dünyanın bir yerindeki bir soğutma borusundan temiz su akıp gidiyor.
Barajların kuruduğu, "Gelecekte çocuklarımız susuz kalacak" diye korktuğumuz, tarımda sulama yaparken kırk kere düşündüğümüz bu devirde; sırf can sıkıntısından izlediğimiz gereksiz videolar ya da hiç bakmadığımız halde telefonun hafızasında bekleyen binlerce eski fotoğraf, aslında gelecekte içeceğimiz tatlı suyu tüketiyor.
Tüm bu gizli tehlikenin arkasındaki asıl suçlu ise bizim dijital ayak izimiz, yani internetteki çöplerimiz. Gerçek hayatta çöpümüzü poşete koyup konteynere atıyoruz, çöp arabası gelip alıyor. Ama dijital çöplerimiz hiç yok olmuyor.
Telefonunuzun kamerasını açıp aynı manzarayı, aynı yemeği veya aynı pozu 50 kere çekiyorsunuz ya... Sonra aralarından sadece bir tanesini seçip paylaşıyor, kalan 49 tanesini "Belki lazım olur" diye telefonda bırakıyorsunuz. Ya da hiç çıkmadığınız, kimsenin konuşmadığı eski okul grupları, iş grupları vardır; orada seneler önce paylaşılmış tonlarca video öylece durur. İşte onlar dijital çöptür.
Biz unutsak da, yüzüne bile bakmasak da o veriler dünyanın bir ucundaki o bilgisayarlarda saklanmaya devam ediyor. Saklandıkça elektrik harcıyor, harcadıkça su tüketiyor, su tükettikçe dünyayı kurutuyor. Yani cebimizdeki o küçücük, hafif telefonlar, aslında doğayı görünmez bir çöp yığını gibi sessizce boğuyor.
Doğayı korumak, çevreye sahip çıkmak sadece sokaktaki plastik poşetleri toplamak veya kağıtları geri dönüşüme atmak değildir. Artık yeni çağda çevre bilinci, ekranlarımızın arkasında, parmağımızın ucunda başlıyor. Evimizdeki tasarrufa gösterdiğimiz özeni telefonlarımıza da gösterelim. Unutmayalım; dijital dünyada yapacağımız küçücük bir temizlik, yarın çocuklarımıza bırakacağımız gerçek dünyaya can suyu olacaktır. Ekrana basarken, dünyayı tükettiğimizi unutmayalım.